Özgürlük için…

Özgürlüğümüzü sağlamak için birbirimize mahkûm olduğumuzun bilincine varır ve onun gereğini yerine getirebilirsek hep birlikte özgürleşebiliriz.

Tüm insanlar özgürleşmeli, her insan kendisinin ve içinde bulunduğu toplumun geleceğini kurma özgürlüğüne sahip olabilmelidir.

Oysa bugün büyük bir baskı altında yaşıyoruz. Bırakalım geleceği düşünmeyi nefes almaya devam etmek için bile didiniyoruz. Hangi işi yapacağımızı, nerede yaşayacağımızı seçememeye alıştık. Hakkımızı aramak için ya da çalıştığımız alanda karar alma süreçlerine dahil olmak için örgütlenmeye çalıştığımızda türlü engellemeler karşımıza çıkarılıyor. İktidarın yandaşlarına her şeyi söylemek, halka hakaret etmek serbest. Biz ağzımızı açtığımızdaysa karşımızda Silivri tabelası beliriveriyor.

Sömürü ve gericilik serbest; dayanışma ve aydınlanma esir. Günümüzün temel sorunu bu esaret-serbestlik ikileminde de kendisini gösteriyor. İçinde bulunduğumuz sömürü düzeni varlığını sürdürmek için geriliğe ihtiyaç duyuyor. Baskıdan destek alıyor. Dayanışmayı, örgütlenmeyi ve aydınlanmayı dışlıyor. Bunları başardığı ölçüde bireyi yalnızlığa itiyor, yalnızlaştırdıkça temel özgürlüklerinden daha çok çalabiliyor. Özgürlüğü yalnız başına arayan birey ise tek başına kaldığı sürece ne kadar çırpınırsa çırpınsın bu bataklığın dışına çıkamıyor.

Devrim Hareketi, insanlığın özgürlüğünün önündeki tüm engellere karşı birlikte mücadele etmeye çağırıyor.

Sömürüye son vererek örgütlü bir topluma dönüşebilirsek kendi kaderimizi elimize alabilir, kendi geleceğimize özgürce karar verebiliriz. Özgürlüğümüzü sağlamak için birbirimize mahkûm olduğumuzun bilincine varır ve onun gereğini yerine getirebilirsek hep birlikte özgürleşebiliriz. Birlikte vereceğimiz mücadelenin sonucunda günlük pratiğimizi ekonomik prangalardan kurtarabilir, aklımızı dogmalardan özgürleştirebiliriz.

Devrim Hareketi, yaşama hakkı, ruh ve beden bütünlüğünün korunması, beden dokunulmazlığı, özel hayat ve konut dokunulmazlığı, ifade, propaganda, örgütlenme, yazılı ve görsel iletişim araçlarını kullanma, seyahat, toplantı ve gösteri yapma, seçme ve seçilme gibi temel hak ve özgürlüklerin geri dönüşsüz bir biçimde kazanılması ve bu özgürlüklerin önünde birer engel olan ırkçı, gerici ve ayrımcı ilişki ve kurumların parçalanması için mücadele ediyor.

Özgürlüklerin sağlanmasının yolu eşitlikten geçiyor. Eşitsizliğin kaynağını kurutmak için ise üretim araçların özel mülkiyetini kaldırmak gerekir diyoruz. Bunun toplumun çok çok küçük bir azınlığını korkutması doğal. Çünkü toplumun kalanıyla bir oyuncak gibi oynama “haklarını” ellerinden alıyoruz. Kapitalist dünyanın tanrılarına tıpkı biz faniler gibi sabah kalkıp işe gitmelerini, çalışarak yaşamalarını buyuruyoruz. Bizim emeğimizi mülk edinme özgürlüklerini, çalışmadan yaşama özgürlüklerini ellerinden alıyoruz. Ne kadar da ürkütücü!

Onların korkması doğal, korksunlar da. Ancak bu düzen uzun yıllardır sürüyor ve burjuvalarımız kendi korkularını topluma yaymak konusunda ustalaştılar. Kolektif mülkiyetin tanımını, bireysel kullanım araçlarını da dahil ederek genişletiyorlar. Oysa tam tersine kapitalistlerin özel mülkiyetini ortadan kaldırmak, kaynakların daha adil dağılımına olanak sağlayacağı gibi; kaynakların üretken bir biçimde kullanımı emekçilerin kontrolünde olacağı için üretebileceğimiz zenginlik de artacak. Yani emekçilerin mülk edinme özgürlüğü için burjuva mülkiyet ortadan kalkmalı.

Bu görüşün ülkemizde yaygın olmasının iki temel nedeni var. Birincisi kapitalist bir ülkede yaşıyor oluşumuz. Sovyetler Birliği’nin var olduğu dönemde emperyalist blok ve sosyalist blok arasındaki saflaşmada ne yazık ki birincisinin yanında yer alan Türkiye’de toplum olarak haliyle bu blokun propagandasına maruz kaldık. Sosyalizm ve sosyalist ülkeler hakkında yanlış bilgilerle donatıldık, yalnızca olumsuz bilgilerin geçeceği bir filtreden süzülmüş şeyleri aldık. Ya da güncel bir örnek vermek gerekirse hepimiz o dönemki güncel haberleri şimdiki havuz medyası gibi kuruluşlardan aldık, AKP güdümlü müfredattan Türkiye tarihi okur gibi sosyalizm tarihi okuduk. Emperyalist saldırılara karşı direniş dönemi koşullarının doğalında yarattığı sertlik bu propagandalarla birleşti ve özgürlük düşmanı imgesi yerleşmiş oldu.

İkinci neden ise sosyalizmin şimdilik yenilmiş olması. Emperyalist saldırılara 70 yıl dayanmayı başarabilen büyük kuvvetin yokluğunda burjuva yalanlar daha az sorgulanıyor, çok daha az dirençle zihinlere ulaşabiliyor. Aslında tam tersine sosyalist deneyim emekçilere istedikleri alanda kendilerini geliştirebilecek eğitimi alma özgürlüğü, çalışma saatlerinin düşürülmesi sayesinde artan boş zamanlarını değerlendirebilme özgürlüğü gibi bireysel özgürlükler için zemin sağlarken; başka hiç kimsenin sahip olmadığı bir özgürlüğün anahtarını da vermiş oluyordu: İçinde bulunduğun toplumu ve dünyayı değiştirme özgürlüğü.