ABD şimdi de devlet başkanı kaçırdı
Geçtiğimiz cumartesi, Amerika Birleşik Devletleri tarafından Venezuela başkenti Caracas’a gerçekleştirilen saldırı ile eş zamanlı olarak devlet başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilio Flores kaçırıldı.
ABD çok uzun bir süredir Venezuela’ya yönelik saldırılarını sürdürüyordu. 1999’da Bolivarcı Devrim’in iktidara gelmesi Venzuelalıların petrolünü istedikleri gibi çalamayacakları anlamına geliyordu.
Bolivarcı devrimin lideri Hugo Chavez’in Amerikancı bir darbe girişimi ile kaçırılması, sayısız suikast girişimi, ambargolar ve yaptırımlar Venezuela halkına zarar verse de amacına ulaşamamıştı. Yakın zamanda artan yaptırımlar, Venezuela gemilerine yönelik korsanlık faaliyetleri ise ABD’nin ne kadar pervasızlaşabileceğinin habercisiydi.
Uluslararası hukuku hiçe sayan bu hamle aynı zamanda emperyalizmin krizinin de bir göstergesi. Emperyalizm içine düştüğü krizi aşmak için yayılmak zorunda. Uzun yıllardır izlenen, muhalefeti güçlendirerek iç çatışma yaratma ve bir tür turuncu devrimle iktidarı ele geçirme stretejisi ise Venezuela’da şimdiye kadar çalışmadı.
Yaşanan ABD’nin zaferi değil, siyasal yenilgi nedeniyle başvurmak zorunda kaldığı bir şiddet eylemidir. Latin Amerika’nın tarihi, sömürünün ve sömürüye karşı direnişin tarihidir. Bu direnişin emperyalist haydutluğu durduracağını biliyoruz.
Türkiye’nin güvenlik sorunu AKP’dir
Geçtiğimiz günlerde Yalova’da IŞİD’li katillerin açtığı ateşle üç polis yaşamını yitirdi, sekiz polis ve bir bekçi yaralandı. Bir hücre evine yapılan baskının sekiz saat süren bir çatışmaya dönüşmesi, ülkenin güvenlik sorununu da bir kez daha bütün gerçekliğiyle ortaya çıkardı.
Bu yalnızca bir operasyon başarısızlığı tartışması değildir. AKP, komşumuz Suriye’de cihatçı katillere her türlü desteği vererek, IŞİD türevi çetelerden biri olan HTŞ’nin iktidara taşınmasında pay sahibi oldu. Böylelikle cihatçı örgütler de Türkiye’nin her yanında cirit atmaya başladı. Yani Yalova’da katliam aslında göz göre göre geldi.
Diğer taraftan iktidar her seferinde meseleyi “kolluk kuvvetlerinin gücündeki artış” kalıbına sıkıştırmaya çalışıyor. Oysa güvenlik sorunu, teknik bir sorun değildir. Üstelik kolluk sayısı zaten yıllardır katlanırken suç ve şiddet azalmak bir yana büyüdü. Yani bırakın sorunu çözmeyi, hafifletmedi bile.
AKP ile doruk noktasına ulaşan neoliberal talan, kamusallığı ve yurttaşlığı tasfiye ederken, devlet mekanizmalarında da bir çözülme yarattı. Bu çözülmeyle doğan boşluklara ise mafya-çete, tarikat, sermaye ve siyasi patronaj ilişkileri yerleşmeye başladı. Bu arada yurttaşın payına ise güvensizlik, yoksullaşma ve geleceksizlik düştü.
Türkiye’yi gerçekten güvenli kılacak olan kamusal olanın, laikliğin, yurttaşlığın ve hukukun yeniden ayağa kaldırılmasıdır. Güvenlik, en temel hakların piyasaya kurban edilmediği, tarikatların ve her türlü gerici örgütlenmelerin toplumda palazlanamadığı bir düzende mümkündür.
Bu yüzden güvenliği konuşacaksak, çözümü kamucu, laik ve sosyalist bir yeniden kuruluşta aramalıyız.
Suriye’de Alevilere yönelik saldırılar sürüyor
Suriye’nin cihatçı çeteler tarafından ele geçirilmesinin sonuçlarından biri de ülkede yaşayan çok sayıda Arap Alevi’nin vahşice saldırılara maruz kalmasıydı. Aralık ayının son günleri, HTŞ kökenli güçlerin ve onların etrafında örgütlenen mezhepçi güruhların Alevilere yönelik saldırıları nasıl “rutin” hale getirdiğini gösteriyor.
Bu mezhepçi şiddetin bölgesel dayanaklarından biri de, yıllardır cihatçı odakları meşrulaştıran çizgi. AKP iktidarı hem HTŞ benzeri yapıları meşrulaştıran tutumuyla hem de içeride dinci gericiliği büyüten politikalarıyla bu karanlığa alan açıyor. Alevilere yönelik düşmanlığı körükleyen her söylem, Suriye’deki saldırganlığa da Türkiye’deki gerici kuşatmaya da güç taşıyor.
Suriye’de Alevilerin başına gelenler emperyalistler ve onların yerli işbirlikçisi AKP’nin ortak suçudur. Besleyip Suriye halkının başına bela ettikleri cihatçılar Suriye’nin meşru yönetimi olarak kabul edilemez. Suriye başta olmak üzere Ortadoğu halklarının kurtuluşu emperyalizme ve cihatçı gericiliğe karşı mücadeleden geçiyor.

