Epstein belgeleri: Yozlaşma, vahşet, insanlık düşmanlığı
ABD’de finansçı Jeffrey Epstein’in kurduğu çocuk istismarı, insan kaçakçılığı ve fuhuş ağına yönelik soruşturmaya ait milyonlarca yeni belge yayımlandı. Vahşet ve sapkınlığın boyutuna ek olarak çok sayıda büyük burjuva ve Avrupalı kraliyet ailelerinden ABD Başkanlarına pek çok Batılı iktidar sahibinin bu ağda toplanmasının infial uyandırması anlaşılır olmakla birlikte bu tabloda şaşırtıcı bir şey yok. Epstein skandalı, kapitalist sömürü düzeninin işleyişi ve yozluğunun çarpıcı bir örneğinden ibaret.
Kapitalizm tekelleşme demektir ve emperyalist merkezleri yönlendirecek, tüm dünyada ekonomik tahakküm kuracak büyüklükte bir servetin bir avuç parababasının elinde toplandığı adaletsiz ve eşitsiz bir düzenin kurallar, kurumlar, değerler ve liyakatla işlemesi mümkün değildir. İnsanlığın kaderini haksız biçimde elinde tutanlar bu gücü kullanmak zorundadır, gerek iç rekabetlerinde gerekse ekonomik ve siyasi emellerinde bu gücün getirdiği her tür imkanı değerlendirirler. Dolayısıyla sömürü düzeni “fırsat eşitliği” ya da “serbest rekabet” değil kirli çıkar ağlarını temsil eder. Bu çirkinliğin merkezinde duran ve bundan nemalanan sınıf olarak burjuvazi de yozdur, insanlık düşmanıdır, suçludur.
Kapitalist sistemin doğasının ürünü olan Epstein ve onun kurduğu ağın bir istisna ya da türünün tek örneği olduğu düşünülemez. Sermaye düzeni tam da bu tür ilişkilerle tahkim edilmektedir ve Epstein olgusu sistemin arızası değil, ayrılmaz parçasıdır. Kimi örnekleri Epstein soruşturmasında da ifşa olduğu üzere bu düzenden kurtuluşu bu dünyaya ait bir mesele olarak görmeyen, iktidar hedefini dışlayan ve düzen karşıtlığını gerçek hayata değmeyecek bir saf ütopyacılığa indirgeyen tüm unsurlar da bu çirkinliğin parçasıdır, tam da bu çirkinliği soldan kanıksatsın diye parlatılmıştır. Bu pisliğe mahkum değiliz ve kurtuluşun yolu da işçi sınıfına dayalı iktidar mücadelesinden, yani sosyalizmden geçmektedir.
ABD İran’ı teslim almak istiyor
Trump’ın pervasız tehditleri eşliğinde savaşın eşiğine gelen ABD ile İran arasında dolaylı müzakere başladı. Geçtiğimiz Cuma günü Umman’ın ev sahipliği ve aracılığında yapılan ilk görüşmenin bölgede savaş riskini azaltmasını umanlar olsa da ABD, müzakere hukukunu hiçe sayarak saldırganlığı sürdürüyor. Görüşmede İran’ı temsil eden Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi “iyi bir başlangıç” yapıldığını söyleyerek yapıcı davranmaya çalışırken Trump küstah açıklamalarına devam etti, askeri yığınağı sürdürmekte olan ABD görüşmenin hemen ardından İran’a yönelik yeni yaptırımlar açıkladı.
Bölgede İran ile ABD-İsrail ikilisi arasında patlak verecek bir topyekun savaşın çok kanlı olacağı ve tüm bölgeyi sarsacağı açık. Savaş riskinin kaynağı ise meşru haklarını savunan İran değil, ABD emperyalizmidir. İran’ın nükleer çalışmaları da füze programı ve bölgedeki direniş güçleriyle ittifakı da egemenlik haklarına dairdir ve bölge barışını tehdit eden asıl güç olarak ABD ve İsrail’e karşı meşru müdafaa kapsamındadır. AKP’nin Dışişleri Bakanı ise “aşama aşama müzakere” teklifi ile arabuluculuktan ziyade ABD’nin sözcülüğüne soyunmuş, özünde Suriye’ye yönelik emperyalist çullanma öncesi dönemin AKP’li Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun oynadığı role talip olmuştur. ABD emperyalizmi tüm insanlığa karşı tehdittir ve kurtuluş pazarlıktan, işbirlikçilikten, taşeronluktan değil emperyalizme karşı mücadeleden geçmektedir.
Depremden korunmanın tek yolu mücadele
Büyük 6 Şubat depreminin üzerinden 3 yıl geçmesine rağmen ne sorumlular hesap verdi ne depremden etkilenenlere verilen sözler tutuldu ne de Türkiye’nin depreme hazırlıklı hale getirilmesi için herhangi bir adım atıldı.
Deprem bölgelerinde halk halen konteynerkentlerde yaşam mücadelesi veriyor. Hem evsizlikle hem de yoksullukla boğuşuyor. İktidar verdiği sözleri tutmazken bir de makyajla deprem bölgelerindeki yaşamı güzelmiş gibi pazarlamaya çalışıyor. İktidara yakın kalemler, depremzedeleri “bedavacılık” ile suçluyor. Bölgenin yıkıma hazırlanmasına göz yuman iktidar, yıkılan konutların satışı ile ceplerini dolduran müteahhitler sanki hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyorlar.
Barınma hakkı tümüyle piyasaya terk edilmiş durumda. Kira artışlarının altında ezilen yurttaşlar güvenli bir evde yaşamayı ancak hayal edebiliyorlar. Geleceği kesin olan yeni depremlere hazırlamakla görevli olanlar kentsel dönüşüm yasalarını kendilerinin ve yandaşlarının ceplerini doldurmak için, başını sokabilecek bir eve sahip olabilen yurttaşlarımızı sokağa atabilmek için kullanıyorlar.
Güvenle yaşamak için bu düzeni yıkmaktan başka bir çaremiz yok. Güvenli konutlara sahip olmak, kaygı duymadan ücretsiz sağlık hizmeti almak, çocuklarımızı güvenle okula gönderebilmek; kısacası insanca yaşayabilmek için mücadele etmek zorundayız. En büyük felaket olan AKP’nin ve patron düzeninin yıkılması için mücadeleyi büyüteceğiz.

