Siyasi Rapor ➜
Siyasi Rapor
ABD hegemonyasındaki objektif gerilemenin daha da görünür hale getirdiği emperyalist-kapitalist sistemdeki tıkanıklık sürmektedir. ABD yönetiminin hegemonyasındaki gerilemeyle uyumlu olarak gündeme aldığı yeni nesil Monroe Doktrini emperyalizmin krizini aşmaya yönelik tek gerçek önerme olarak öne çıksa da emperyalistler arası gerilimleri hafifletmemekte, kriz yönetimine dair yol haritasının daha ilk aşamalarında yeni krizleri tetiklemektedir.
2. Emperyalizm, içinde bulunduğu krizi savaş politikalarına hız vererek aşma eğilimindedir. Bu eğilim, 2020’li yıllardan bu yana devrede olan Rusya’ya ve İran’a karşı savaş başlıklarında somutlanmaktadır. Ancak bu iki alanda gerek ABD ve AB’nin önceliklerindeki farklılaşma gerekse emperyalistlerin gücünün ve caydırıcılığının nesnel sınırları nedeniyle tıkanıklık sürmekte, emperyalistler arası açı büyümektedir. ABD İran’a, Avrupalı emperyalistler ise Rusya’ya karşı savaşta muhataplarından bekledikleri desteği alamamaktan yakınmaktadır. Keza ABD, Grönland ısrarında olduğu gibi emperyalist blok içindeki müttefiklerini de hedef alan bir saldırganlık içindedir ve tüm bu gerilimler, emperyalizmin içine girdiği çıkmazın yansımalarıdır.
3. Emperyalistler arası gerilim ülkemizde toplanan emperyalist savaş örgütü NATO zirvesine de yansımış, krizi yönetmek adına hem AB ve ABD’nin Rusya ve İran’a karşı savaştaki öncelikleri eklektik biçimde getirilmiş hem de silahlanmaya hız verme kararı alınmıştır. Yeni savaşları çağıran bu askerileşme eğiliminin kaybedeni insanlık, kazananı ise silah tekelleri olacaktır.
4. Emperyalist blokun ve askeri örgütü NATO’nun krizini ötelemek adına silahlanmaya hız verilmesi yeni kriz dinamikleri yaratmakta, insanlığı tehdit eden riskleri büyütmektedir. ABD ile AB arasında artan askeri harcamalarla hangi tarafın tekellerinin ihya edileceğine dair rekabet vardır ve taraflar kendi tekelleri adına yaptıkları pazarlığa argüman üretmek için yeni provokasyonlar tezgahlamaktadır. Avrupa’da tırmandırılan savaş çığırtkanlığının ideolojik gıdası geçtiğimiz yüzyılda dünya savaşları ve Soğuk Savaş uğraklarında harlanan Rus düşmanlığı iken, maddi motivasyonu da Avrupalı silah tekellerinin kâr hırsıdır.
5. Almanya, Fransa ve İngiltere’de sıkça gündeme gelen ve Avrupa’nın geneline yayılan bir sorun olarak aşırı sağ yükseliş; Avrupa emperyalizminin sınıfsal, siyasal ve ideolojik dinamiklerinin dolaysız sonucudur. Avrupa siyasetinde merkezkaç eğilimler, Avrupa emperyalizminin toparlayıcı bir siyasal-ideolojik çerçeve sunmaktaki ve kendi toplumlarının talep ve beklentilerine de yanıt vermekteki yetersizliğinin ürünüdür. Silah tekellerinin çıkarları için başvurulan askerileşme ve yardıma çağrılan gerici ideolojik kodlar ise aşırı sağın önünü alabildiğine açmaktadır.
6. Günümüzde Avrupa siyaseti açısından kriz dinamiği oluşturan faşizan oluşumlar, emperyalizmin askerileşme eğilimiyle uyumludur ve bu uyumun ürünü olarak yakın gelecekte Avrupa siyasetinin merkezine yerleşmeleri ihtimal dahilindedir. Avrupa’da hakim olan liberal-emperyalist hegemonya, geçtiğimiz yüzyılda insanlığa ağır bedel ödeten bu çizginin güçlenmesinden birinci derecede sorumludur. Bu barbarlığın def edilmesi, ancak devrimci ve anti-emperyalist bir çıkışla mümkün olabilir.
7. Emperyalist blokun başat gücü ABD, hegemonyasındaki nesnel gerilemeyi yönetmek adına Monroe Doktrini’nin güncellenmiş bir versiyonunu devreye sokma çabasındadır. Amerika kıtasındaki hakimiyetini perçinleyip esas olarak Asya-Pasifik’te Çin’le rekabete yoğunlaşmak isteyen ABD buna uygun olarak Avrupa ve Batı Asya gibi sahalarda kontrollü çekilme stratejisini izlemekte, buralarda doğrudan varlığını sınırlandırarak yerini görece etkin taşeronlara bırakmayı tasarlamaktadır. Bölgemizde güç dengesinin buna olanak tanıyacak şekilde değiştirilmesi hedefiyle başlatılan İran’a karşı emperyalist savaş, ABD’nin beklediğinin tam aksi yönde sonuçlar üreterek emperyalizmin krizini derinleştirmektedir.
8. ABD emperyalizmi kontrollü çekilme stratejisi kapsamında Batı Asya’yı AKP, İsrail ve gerici Körfez iktidarları gibi taşeronlarına havale etmeyi tasarlamış, bölgenin bu güçler tarafından ABD ekseninde tutulabilmesi adına İran’ı hırpalayacak bir savaş başlatmıştır. Ancak İran’ın haklı direnişi ABD emperyalizminin gücünün ve caydırıcılığının sınırlarını ortaya çıkarmış, işbirlikçi bölge hükümetleri nezdinde ABD uşaklığının bir güvenlik sorunu olduğunu göstermiş, ABD-İsrail ikilisine savaş öncesinden daha dezavantajlı bir denklem dayatmıştır. Bölgeden çekilerek Asya’ya yoğunlaşmak bir yana İran savaşını sürdürebilmek için Asya’daki pek çok askeri varlığını da bölgeye kaydırmak zorunda kalan ABD, İran karşısında sıkışmış durumdadır ve nesnel durumu kabul ederek savaşa son verme esnekliğinden de yoksundur.
9. İran’ın emperyalist saldırganlık karşısındaki haklı direnişinin yarattığı denklem, Türkiye sosyalist hareketi açısından birden fazla ders ve görev barındırmaktadır. Öncelikle ABD emperyalizminin gücünün ve sorun çözme kapasitesinin sınırlarının görülmesi, halkımızın emperyalizme baş kaldırma iradesini güçlendirme fırsatına dönüştürülmelidir. Bununla birlikte İran’ın tıpkı Suriye’de olduğu gibi uzun yıllara yayılacak bir yaptırımlar, sabotajlar, askeri tacizler sarmalıyla çöküşe sürüklenmesi riski bulunmaktadır.
10. AKP iktidarı, ABD’nin İran’ı çökertme planında taşeron olmaya heveslidir. Ülkemizin komşu İran halkına yönelik emperyalist komplolara ortak edilmesi, utanç verici olmanın yanı sıra güvenlik sorunu anlamı da taşımaktadır. İran’da yönetimin ötesinde halkın yurtsever duruşuyla sürdürülen haklı ve onurlu direniş, yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada halkların ve emekçi sınıfların saygısını kazanarak vicdanlarında yer edinmiştir. İran düşmanlığının her türlüsü ve her biçiminin mahkum edilmesi yurtseverliğin gereğidir.
11. ABD emperyalizmi bölgede sömürge valisi Tom Barrack eliyle kapsamlı bir yeniden yapılanmayı hayata geçirmeye çalışmaktadır. İran’da yedikleri darbe ABD’nin hem gücünün hem de birbiriyle bağlantılı farklı saha ve süreçleri eşzamanlı idare etme becerisinin sınırlarını ortaya çıkarmış olsa da bölgenin ABD planları doğrultusunda dizayn edilmesine yönelik girişimler hafife alınmamalıdır. 14 yıllık emperyalist çullanma ile çökertilerek HTŞ çetelerine teslim edilen Suriye’de ortaya çıkan tablo, ABD planlarının bölgemiz adına oluşturduğu tehlikenin simülasyonu olarak görülmelidir.
12. Suriye’nin çökertilmesinden bu yana geçen 2 yıllık süreyi ve NATO zirvesini “ABD eksenine tam uyum” arayışıyla yürüten AKP iktidarı, ABD’nin kontrollü çekilme stratejisini kendi mezhepçi-yayılmacı ajandasını ifade eden Yeni Osmanlıcılık adına fırsata çevirmeye çalışmaktadır. İktidara bağlı kurumların ABD yönetimince tedavüle sokulan NATO 3.0 kavramını sahiplenme düzeyi ve Türkiye’nin bölgedeki rolünü ABD planlarına kusursuz bir uyum içinde tanımlamaya yönelik “stratejik özerklik” konsepti, ABD’nin doğrudan varlığının azalmasının öngörüldüğü bölgede ülkemizi ABD’nin ana taşeronu haline getirme hedefini ifade etmektedir.
13. Suriye’de görünür hale gelen AKP-İsrail geriliminden içeriği ve kapsamı belirsizliğini koruyan Mekke Anlaşması’na bir dizi gelişme ve hamle, AKP açısından ABD’nin ana taşeronu haline gelme hedefi bağlamında anlam kazanmaktadır. İktidar sözcülerince hamaseti yapıldığı ölçüde olmamakla birlikte gerçeklik taşıdığı görülen AKP-İsrail rekabeti, Amerikancılar arası rekabetten ibarettir ve anti-emperyalist nitelik taşımamaktadır. Bu bağlamda Yeni Osmanlıcılık da bölgemizi cehenneme çeviren emperyalist-Siyonist ittifakının karşıtı değil, ABD’nin alternatif politika seçeneklerinden biridir. Filistin direnişinin 7 Ekim hamlesinin etkisiyle oluşan denklemde İsrail’in dünya genelinde meşruiyetinin sarsılmasını avantaja çevirmeye çalışan Yeni Osmanlıcılık, Amerikancılığın her türlüsü gibi işbirlikçi ve halk düşmanı bir çizgidir.
14. Suriye’nin çökertilmesi sürecinde gündeme gelen Amerikan Barışı, iç ve dış koşulların asimetrik biçimde AKP lehine olması nedeniyle AKP’nin inisiyatifinde şekillenmektedir. İmralı çizgisi Türkiye ve Suriye’de AKP’yle uyumlanarak Yeni Osmanlıcı projenin gönüllü aparatı haline gelmekte, bu doğrultuda mezhepçi vurgularını artırarak AKP’ye ideolojik olarak da yaklaşmakta, bu şekilde bölgedeki Amerikan denkleminde kalmaya çalışmaktadır. Burada ana eksen çatışmasızlık değil, yeni savaşlarda ve Yeni Osmanlıcı hedeflerde kurulacak ortaklıktır.
15. Amerikan Barışı sürecinde daha önce “Kürt ulusal hareketi” olarak ifade nitelendirilen harekette gerçekleşen stratejik ve ideolojik dönüşüm, ulusal nitelikte talep ve iddialardan vazgeçilerek “ulusal hareket” niteliğinin de tümüyle geride bırakılmasına denk düşmektedir. Bu dönüşüm, esas itibariyle emperyalizmin günümüzde ulusal varlıkları bozulmaya uğratarak ulusal hareketlerin varlık zeminini ortadan kaldırması ile de bağlantılıdır. Bugün, karşı-devrim iktidarının onayıyla doğrudan İmralı’dan yönetilen söz konusu hareket ve liderliği bu nesnelliği ve Amerikan hegemonyasını veri kabul etmekte, bölgedeki devletlere Amerikan eksenine uyumlu bir çerçevede entegre olarak yeni döneme uyum sağlamayı hedeflemektedir. Bu siyasi strateji ilericilikten uzaktır ve İmralı çizgisi, sosyalistler açısından herhangi bir ittifak unsuru niteliği taşımamaktadır.
16. Amerikan Barışı’nda sömürge valisi Tom Barrack’ın özel rolü de düşünüldüğünde sürecin içerisine yerleştiği geniş çerçeveyi “Barrack Planı” olarak adlandırmak mümkün hale gelmektedir. 2 yıldır gündemden düşmeyen mezhepçi, Osmanlıcı, yayılmacı referanslar da sürecin gerici ve işbirlikçi karakterinin yansımasıdır. ABD emperyalizminin mutlak hakimiyetini varsayan Barrack Planı, ülkemizin ve bölgemizin anti-emperyalist birikimini göz ardı ettiği için çıkışsızlığa mahkumdur.
17. İmralı çizgisi Suriye’ye yönelik emperyalist çullanmada ABD eksenine yerleşme tercihinden umduğu yararı bulamamış, ABD’nin tercihleri değiştiği gibi köşeye sıkışmıştır. İmralı çizgisinin Türkiye ve Suriye’de içine düştüğü durum ve özellikle Suriye’de Kürtleri karşı karşıya bıraktığı belirsizlik, ABD ile işbirliğinin “pragmatik” gerekçelerinin de geçersizliğini ortaya koymaktadır. ABD ile işbirliği sonucunda varılan noktanın Kürt emekçileri açısından süreç boyunca vadedilen kazanımları getirmediği açıktır.
18. 25. yılına giren karşı-devrim iktidarının topluma vadedeceği bir şey kalmamış, bunun doğrudan sonucu olarak rıza üretme kapasitesi büyük ölçüde aşınmıştır. AKP bu nesnelliği tespit etmekte, iktidarda kalabilmek adına bölge denkleminde ABD eksenine tam uyum sağlamaktan medet ummakta, sömürge valisi Tom Barrack’ın deyimiyle ABD’den aldığı“meşruiyet” ile iktidar ömrünü uzatmaktadır.
19. AKP’nin toplumsal meşruiyetindeki erime, 25 yıldır uyguladığı karşı-devrim programının dolaysız ve kaçınılmaz bir sonucu olarak görülmelidir. Özelleştirmeler ile kamu varlıklarının eşi görülmemiş bir düzeyde yağmalanması ve kamunun sorumluluğundaki hizmet ve işlevlerin adım adım sermayeye teslim edilmesiyle devlet kamusal niteliğini yitirmiştir. Bununla eş zamanlı olarak karşı-devrim hedefli siyasi davalar ve idari-hukuki operasyonlarla Cumhuriyet kurumları çökertilmiş, Cumhuriyet devlet katında tasfiye edilmiştir. Yıkıcı nitelikteki bu iki politikanın sonucunda kamusal bir otorite olarak devlet çözülmüş, iktidar kliklerinin toplamından ibaret kalmıştır. Bu yapı, son örneği fon vurgununda görüldüğü gibi iktidar olanaklarını kullanarak yaptığı soygunlarla zenginleşen ve devlet gücünü de yaptığı soygunu aklamak ve örtbas etmek için kullanan unsurlara dayanmaktadır. AKP’nin toplumsal rıza üretme kapasitesindeki düşüş, devlet aygıtını getirdiği noktanın ürünüdür. AKP’nin buna yanıtı ise karşı-devrim için bir kez daha gaza basarak siyaseti tamamen halksızlaştırmaya ve yurttaşlığı tasfiye etmeye yönelmek olmuştur.
20. İktidar yargısının ana muhalefete yönelik süreklileşmiş operasyonlarının seçme-seçilme hakkının fiilen ortadan kaldırılması ve ana muhalefet partisinin kurumsal kimliğinin gaspı gibi aşırı noktalara varması anomali değil, karşı-devrim iktidarının vardığı noktanın kaçınılmaz sonucudur. AKP “yenileceğini anlama”nın ötesinde siyasal alanın tamamen halksızlaştırıldığı, seçmene indirgenmiş yurttaşın seçmenlikten de düşürülerek tamamen tasfiye edildiği bir siyaset düzlemi yaratarak karşı-devrimi başka bir aşamaya taşımaya çalışmaktadır. Yargının dolaysız iktidar aparatı haline getirilmesinin artık gizlenmeye çalışılmaması da karşı-devrimin bu aşamasının öngördüğü “hukuk” düzenini ifade etmektedir. Gericiliğin ve Amerikancılığın kusursuz bileşimine dayalı bu operasyonların görünürdeki muhatabı düzen muhalefeti, esas hedefi ise halktır.
21. Siyasetin tamamen halksızlaştırılması, geçici bir süre için baskıcı ve kural tanımaz yönetim teknikleri uygulanmasından ibaret olmayıp kalıcı bir dönüşüm olarak tasarlanmaktadır. AKP iktidarı ABD’ye bölgesel taşeronluk için çok büyük vaatlerde bulunmaktadır ve halkımızı uluslararası sermaye için köle, emperyalistler için paralı asker haline getirmeyi hedeflemektedir. Sömürge valisi Tom Barrack’ın “müşfik monarşi” diye formüle ettiği bu modelde özgür yurttaşa yer yoktur. Düzen siyasetinin bütününün çabasıyla seçmene indirgenen halk bu kez seçmenlikten de atılarak siyasal alandan tamamen dışlanmak istenmekte, örgütlenme ve itiraz etme hakkına sahip yurttaş da tasfiye edilerek tebaa haline getirilmeye çalışılmaktadır.
22. Düzen muhalefeti AKP’nin Türkiye’ye reva gördüğü siyaset tasarımına itiraz eden yurttaşlara kendisini adres olarak sunmaya devam etse de bu tasarımdan radikal bir kopuşu somutlayamamaktadır. Birkaç ay öncesine kadar ana muhalefet partisi olan CHP’nin kurumsal kimliğinin yargı operasyonuyla gasp edilebilmesi ve bu operasyonun partinin önceki genel başkanı ve Cumhurbaşkanı adayının da katılımıyla gerçekleşmesi bunun ürünü olmuştur.
23. AKP yargısının butlan operasyonunun sonucu olarak kurulan ve nesnel açıdan ana muhalefet partisi haline gelen Yeni Parti; AKP iktidarının ana dayanakları olan emperyalizme, sermayeye ve gericiliğe karşı tutarlı bir çizgiye sahip değildir. Söz konusu odakların Türkiye için birinci tercihi halen AKP’dir. Yeni Parti ise bu odaklara karşı kavga vermek yerine onlardan kabul görmek için çabalamakta, iktidara giden yolu bu odaklara yönelik manevralarda görmektedir. Yeni Parti, bu siyasal anlayışıyla tipik bir düzen partisidir ve bu özelliğiyle ne halkın çıkarlarını savunması ne de AKP’ye alternatif olması mümkündür.
24. Emperyalizm, sermaye ve gericiliği veri kabul eden siyasal anlayış kadro havuzunu da patronlardan ve söz konusu güç odaklarının hizmetkarlarından seçmekte, buralardaki ilişki ağlarına nüfuz ederek güç kazanmayı tercih etmektedir. Buralardan devşirilen kadrolar ise ya şaibeli ticari işleri ya da sınıfsal konumlarından kaynaklanan başka zaafları nedeniyle saldırıya açık unsurlardır ve şantaj veya siyasi rüşvet ile teslim alınabilmektedir. Devletin çözüldüğü ve devlet aygıtının karşı-devrim iktidarının doğrudan ve hukuksuzca kullanabildiği bir zor aygıtına dönüştüğü günümüz koşullarında kadro kaynaklarındaki bu zaafın ne kadar yıkıcı sonuçlar doğurabildiği açıkça görülmektedir. Aleni hile ve zorbalıkla yapılan belediye gasplarının suçlusu, bu gayrimeşru yöntemlere başvuran karşı-devrim iktidarıdır. Düzen muhalefeti ise buna olanak tanıdığı ve halkın umudunun kırılmasına fırsat verdiği için sorumluluk taşımaktadır.
25. 19 Mart sürecinde başta gençlik olmak üzere halkın gösterdiği direnç, karşı-devrim iktidarının halkı siyasal alandan tamamen tasfiye etme operasyonunu kısa bir süreliğine ve sınırlı olarak sekteye uğratabilmiştir. İlgili dönemde İBB’ye kayyum atanamaması ve butlan operasyonunun ertelenmek zorunda kalınması bu direncin ürünü olmuştur. Ancak gelinen noktada halkın da AKP yargısının operasyonlarını kanıksadığı ve tepkilerin iktidar operasyonlarını tehdit etmeyecek bir düzeye gerilediği tespit edilmelidir. Bu tablonun başlıca sorumlusu, sermaye düzeninin ihtiyaçları doğrultusunda çizilmiş sınırları zorlama iradesi göstermeyen ana muhalefettir.
26. Toplumsal rızaya ihtiyaç duyulmayan bir siyaset düzlemini dayatan karşı-devrim iktidarı, bölgesel hesaplarla başlattığı Amerikan Barışı’nı bu sahada da işlevsel hale getirmeye çalışmaktadır. Söz konusu sürecin güvenlik kaygısıyla kapalı yürütülmesi zorunlu olacak ayrıntılarının ötesinde siyasi doğrultusunun ve tüm başlıklarının halktan kaçırılarak yürütüldüğü, etkisiz-yetkisiz meclisin dahi notere indirgendiği bir tarzla idare edilmesi de yaratılmak istenen halksız siyaset düzlemiyle uyumludur. Karmaşık boyutları olan Kürt sorununun halktan tamamen arındırılmış bir alana sıkıştırılması ve süreç öncesinde çeşitli düzlemlerde muhalefetle yan yana gelmeyi tercih ettiği bilinen HDP/DEM Parti çizgisinin bu şekilde iktidarla daha uyumlu bir rotaya sokulması, halksız siyaset düzlemine geçişin kritik bir uğrağını ifade etmektedir.
27. Barrack Planı kapsamında meclise tasdik ettirilen çerçeve yasa için sosyalistler dahil muhalefetin çoğunluğuna zorla evet oyu verdirilmesi, AKP’nin inisiyatifinde yürütülen sürecin bütününde sorumluluğun paylaşılması sonucunu doğurmuştur. Süreç gereği gelecekte atılacak adımlar için de bir tür ön onay anlamına gelen bu geniş katılımlı mutabakat, “silahlar sussun” naifliğinin ötesinde İran’ın kuşatılmasına yönelik bir Amerikan planına destek anlamına gelmektedir. Meşru olmayan iktidarın toplumsal meşruiyetten yoksun planı, bizzat muhalefet tarafından meşrulaştırılmıştır.
28. Suriye’yi çökertmeye yönelik emperyalist planların sonuçsuz kalmasının dolaysız sonucu olarak bir önceki açılım sürecinin rafa kaldırıldığı 2015 itibariyle muhalefetle yan yana gelme eğilimi gösteren ve ana muhalefetle bir dizi uğrakta farklı türden ittifaklar geliştirenHDP/DEM Parti çizgisi için süreç, bu bakımdan bir dizi gerilim taşımaktadır. Osmanlıcılıkla uyumlu tarihsel ve ideolojik referanslar taşıdığı bilinen, AKP ile masada olduğu uğraklarda dinci ve mezhepçi politikalara angaje olmakta tereddüt etmeyen ve günümüzde de Barrack Planı üzerinden Yeni Osmanlıcılığa daha doğrudan eklemlenen DEM Parti, diğer yandan ise parti tabanlarının kaynaşması ve farklı pragmatik gerekçelerin etkisiyle muhalefetle ilişkisini sürdürmektedir. Bölgedeki emperyalist saldırganlık ve ülkedeki karşı-devrimle uyum taşıyan bu siyasi tutuma ilerici ya da halkçı bir anlam atfetmek mümkün değildir. Bu durum Türkiye’yle ya da söz konusu siyasal çizgiyle sınırlı olmayıp güçlü bir sosyalist blokun yokluğunda dünya genelinde ulusal hareketlerin devrimci potansiyelinin aşınmasının ürünüdür.
29. AKP’nin yarattığı karşı-devrimci siyasal düzlem Türkiye’nin derhal kurtulması gereken gerici güçleri ve suç şebekelerini çok daha etkin bir konuma taşımıştır. Emekçileri sömürüye ve yoksullaşmaya razı etmek, halkın umutlu bir gelecek arayışın zor yoluyla bastırmak, AKP kadrolarının başını çektiği soygun düzenine yönelik itirazları susturmak için tarikat ve çetelerin önü açılmaktadır. Sömürü düzeninin sürdürülmesi için vazgeçilmez hale gelen bu yapılar, karşı-devrim iktidarının devlette yol açtığı çözülme nedeniyle de daha geniş hareket alanına kavuşmaktadır. AKP’nin kendi iktidarına mesafeli cemaatlere ve kimi dengeleri yönetemeyen çetelere dönem dönem operasyon yapması bu tabloyu değiştirmemekte, tersine AKP’nin tarikat-mafya-sermaye işbirliğini belirlediği çerçevede tahkim etmektedir.
30. AKP’nin yarattığı düzlem düzen muhalefeti tarafından da kabullenilmekte, düzen siyasetinin bütünü bu düzleme sıkışmaktadır. AKP halkın siyasal alandan tasfiyesinde mesafe aldığı ölçüde düzen siyaseti de bütünüyle karşı-devrim iktidarının dayandığı güç odakları arasında yer tutma çabasına dönüşmekte, halkın talep ve beklentilerinden tamamen kopmaktadır. Halkın ihtiyacı bu siyaset düzlemini ve dayanaklarını reddeden, halkın kendi talep ve beklentilerini siyasetin gündemi haline getirecek bir siyasi çıkıştır.
31. AKP Türkiye’nin ABD eksenine zincirlenmesini kendi iktidar ömrünü uzatmanın da aracı haline getirmekte, yurttaşlığı tümüyle tasfiye etmekte, sömürü ve soygunla halkı yoksulluğa mahkum ederken emeğe ve emekçilerin örgütlülüğüne saldırılarla sendikalaşma hakkını fiilen ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Halkımızın kurtuluşu Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığını ve emperyalist planlara taşeronluk etmesini reddedecek, yurttaşlığı savunacak, emekçilerin siyasal ve sendikal örgütlülüğünü büyütecek bir devrimci çıkıştadır.
32. Karşı-devrim iktidarının Yeni Osmanlıcı projeyi ve yurttaşlığın tasfiyesini ileri bir aşamaya taşımak için hamleler yapıyor olması, sosyalist sol açısından da bu saldırının durdurulmasını acil bir görev haline getirmektedir. Sosyalist hareket, bu görevi yerine getirebilmek adına siyasal ve örgütsel gücünü artırmakla ve apolitizm ile pragmatizm arasındaki sıkışmadan derhal kurtulmakla yükümlüdür.
33. AKP’nin farklı düzlemlerde yürüttüğü operasyonlar, siyasal alanı halktan tamamen ardındırma ve yurttaşlığı tasfiye etme doğrultusunda gemi azıya aldığına işaret etmektedir. Sosyalisthareket CHP/Yeni Parti ve DEM Parti çizgilerinin gölgesinden kurtularak bu operasyonlara kendi siyasal programı ekseninde karşı koymalı, emekçi halkı kendine ait siyasal ve örgütsel araçlarla özneleştirmelidir.
34. Emekçi halkın özneleştirilmesi, karşı-devrim iktidarının bütünlüklü saldırısını boşa çıkarmaya yönelik bir devrimci çıkış olarak anlam kazanmalıdır. Emperyalizm, sermaye ve gericilik halkı siyasal alandan tamamen dışlayarak tebaalaştırmaya çalışmaktadır. Bu saldırının boşa çıkarılması, yok edilmek istenilen halkın yeniden inşası ile eş anlamlıdır.
35. Muhalefet belediyelerinin zorbalıkla gasp edilmesine yönelik operasyonların hız kesmeden ve git gide artan bir pervasızlıkla sürdürülmesi, AKP’nin halkı ikna etmektense güç gösterisiyle halkta yılgınlık yaratarak iktidarda kalmaya yöneldiğini ortaya koymaktadır. Solun önemli bir bölmesi bu operasyonların yıkıcılığını bahane ederek CHP/Yeni Parti’nin arkasında hizalanmakta, halkın direncinin kırılmasında suç ortağı haline gelmektedir.
36. CHP/Yeni Parti’de temsil edilen ana muhalefet; AKP’yi 25 yıldır iktidarda tutan güç odakları olarak emperyalizmi, sermayeyi ve gericiliği değişmez veri kabul ettiği için bizzat kendi varlığını hedef alan iktidar saldırılarına karşın bu odaklarla hesaplaşmayı gündemine almamaktadır. Ana muhalefeti kendisini destekleyen yurttaşların talep ve beklentilerinden koparan bu durum, ana muhalefet adına düzeltilebilir bir hata değil, kendisini tanımlayan siyasi zeminin kaçınılmaz sonucudur. Farklı gerekçelerle ana muhalefetin arkasında hizalanan sol ise bu tercihi yüzünden varlık nedeni olan halkın talep ve beklentilerinden uzağa düşmekte, kendisini var eden zeminin tasfiyesine ortak olmaktadır. Sol, devrimci bir çıkış için kendi varlık zeminiyle bağlarını güçlendirmek ve düzen muhalefetinin gölgesinden kurtularak yurttaşlık mücadelesini yükseltmekle yükümlüdür.
37. Solu yurttaşlık mücadelesinden geri düşüren bir diğer kanal ise DEM Parti’yle kurulan pragmatik ilişkidir. DEM Parti çizgisinin basıncıyla Amerikan Barışı’na eklemlenen sol, sömürge valisi Tom Barrack’ın ve sürecin “yerli” taraflarının sıklıkla başvurdukları Osmanlıcı referanslarda ifadesini bulan halkın tebaalaştırılması sürecine ortak olmaktadır. “Silahların susması” vaadiyle gündeme getirilen çerçeve yasada MGK’ya anayasada tanımlı tavsiye kurulu olma işlevinin çok ötesinde icra yetkileri tanınması da teknik bir ayrıntıdan ibaret olmayıp siyasetin tamamen halksız bir düzleme taşınmasının parçasıdır. Bu durum, sürece sol adına verilen desteğin gerekçeleri açısından ciddi bir tutarsızlığa da işaret etmektedir.
38. Kendi görevlerini farklı düzen partilerine havale eden sol, bu partilerin halktan tamamen kopuk gündemlerle meşgul olduğu ölçüde halkla bağını yitirmektedir. Devrim Partisi düzen partilerinin sırt çevirdiği halkın gündemini siyaseten temsil edecek, halkın çıkarlarını kendi devrimci programı temelinde savunarak siyasete taşıyacaktır.
39. Yeni Osmanlıcı projeden yargı operasyonlarına, emekçilerin hakları ve örgütlülüğüne saldırılardan yollarımızın ve köprülerimizin haraç mezat satılmasına karşı-devrim iktidarının attığı tüm adımlar halkı ve yurttaşlığı hedef almaktadır. Saldırının hedefi halkı tebaaya, yurttaşı kula dönüştürmektir. Halk, kendisini tebaalaştırmaya yönelik saldırıya direnme eğiliminde olsa da düzen muhalefetince yalnız bırakılmakta, teslim olmaya zorlanmaktadır. Sosyalist sol düzen siyasetinin gölgesinden kurtularak yurttaşlığın yeniden kazanılmasını hedef alan bir siyasal çıkışı örgütlemelidir.
40. Sosyalist sol seçim süreçlerinde düzen siyasetinin basıncına maruz kalmakta, seçimlerin devrimci siyaseti sıkıştıran aritmetiğine teslim olmaktadır. Bu apaçık sorundan kaçmak adına seçim tartışmasının ötelenmesi de sosyalistler adına pozitif bir sonuç üretmemektedir. Devrimci siyasal tutumun seçimlerde nasıl somutlanacağı tartışması bugünden başlamalı, sosyalistlerin bir seçim dönemini daha kaybetmemesi için gerekli adımlar atılmalıdır.
41. Sosyalist solun uzunca bir süredir Türkiye’de yetkili tek makam olan Cumhurbaşkanlığı için yapılan seçimlerde bugüne kadar hiç aday çıkarmamış olması, yönetme iddiasından kaçmak anlamına gelmektedir. Bugün butlan CHP’sinin başında açıkça iktidar aparatı olarak görev yapan Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığıyla girilen 2023 seçimlerinde sosyalist solun genel itibariyle “altılı masa” kurgusuna uyumlu hareket etmesi de bu kaçışın nelere yol açabildiğinin önemli bir göstergesidir. Görevden kaçış, soldaki siyasi gerilemeyi de hızlandırmıştır. Devrim Partisi sosyalist hareketin bağımsız ve devrimci bir çizgiyi somutlamak adına seçimlere kendi siyasi hedefleriyle müdahil olması ve özellikle Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sosyalist aday gösterilmesi için sorumluluk alacaktır.
42. Sosyalist hareketin siyasal alana dahil olması için gerekli gücün biriktirilmesi ve buna uygun siyasal inisiyatifin geliştirilmesi, yurttaşlık mücadelesinin yükseltilmesinden geçmektedir. Devrim Partisi önümüzdeki dönemde karşı-devrim iktidarının saldırılarını bir bütün olarak karşıya alacak, iktidarın tasfiye etmek istediği yurttaşlığı ve Cumhuriyet’i yeniden kazanmaya yönelik devrimci bir çıkışı örgütleyecektir.
