Küba Teslim Olmayacak
ABD emperyalizmi, sosyalist Küba’ya yönelik gayrimeşru ablukayı eşi benzeri görülmemiş bir düzeye taşıdı. Trump yönetimi 29 Ocak’ta imzaladığı kararnameyle Küba’ya petrol sağlayan tüm ülkelere ek gümrük vergileri dayatarak adanın enerji tedarikini fiilen sıfırladı. Üç aydır dışarıdan petrol alamayan Küba’da ulusal elektrik şebekesi çöktü, yaklaşık 10 milyon insan karanlığa gömüldü. Hastaneler yedek jeneratörlerle ayakta kalmaya çalışıyor, ilaçlar bozuluyor, uçak seferleri durdu. Müttefiki Venezuela’nın devlet başkanı Maduro’nun kaçırılmasıyla Küba’nın en kritik enerji kaynağı da kesildi, Meksika ve Rusya’dan gelen petrol sevkiyatları ise ABD baskısıyla engellendi. Amaçları açık: Küba’yı açlık, karanlık ve çaresizlikle teslim almak, devrimci iradeyi kırmak.
ABD’nin Küba’ya düşmanlığının kökleri uzun bir geçmişe dayanıyor. Batista diktatörlüğü döneminde Küba, ABD’li büyük sermaye için bir kumar ve fuhuş cennetine dönüştürülmüştü. Adanın zenginlikleri Amerikan şirketlerine akarken halk sefalet ve sömürü içinde yaşıyordu. 1959 Devrimi bu karanlık tabloyu yerle bir etti. Devrim, ABD’yi adadan kovdu, Küba halkına onurunu iade etti. Sınırlı kaynaklarla eğitimde ve sağlıkta mucizeler yaratan, halkını okuryazar kılan, kendi ilaçlarını üreten bir ülke inşa edildi. ABD emperyalizminin 67 yıldır Küba’yı hazmedememesinin sebebi tam da budur. Küba, emperyalizme boyun eğmeden yaşanabileceğinin, halkın kendi kaderini kendi ellerine alabileceğinin canlı kanıtıdır.
Küba devriminin neyi yıktığını anlamak için bugünün dünyasına bakmak yeter. Epstein belgeleriyle bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya dökülen tablo hatırlanmalıdır: Kapitalist düzenin sahipleri, çocuk istismarından insan kaçakçılığına, fuhuş ağlarından kirli şantaj mekanizmalarına uzanan bir vahşet ağı içinde yaşıyorlar. Devrimden önceki Küba, bugün Epstein örneğinde gördüğümüz o karanlık dünyanın önceki bir versiyonuydu. Adanın tamamı emperyalist seçkinlerin sınır tanımaz sömürü ve haz düzeninin parçasıydı. Devrim, bu pisliğe son verdiği için hedefte. Şimdi ABD, Küba’yı yeniden o günlere döndürmek, adayı bir kez daha emperyalist çıkar ağlarının hizmetine sokmak istiyor. Ancak Küba en ağır saldırıya maruz kalsa da emperyalistler, Küba’nın temsil ettiği devrimci değerleri insanlığın bilincinden silemezler. Kapitalizmin yozlaşmasına, emperyalizmin barbarlığına karşı bağımsızlık ve sosyalizm iradesi yaşamaya devam edecektir. İnsanlık emperyalizmi mutlaka yenecek, sömürü düzenine son verecektir.
İran emperyalist saldırıya direniyor
ABD-İsrail ikilisinin “birkaç günde bitirme” iddiasıyla başladığı emperyalist saldırı bir ayı geride bıraktı. İran halkının ağır bedeller ödeyerek sürdürdüğü direniş, ABD emperyalizminin hesaplarını bozuyor. ABD İran’ı teslim almaya yönelik hedeflerine ulaşamıyor, İran ise saldırganlığa caydırıcı karşılıklar vererek ABD’ye kısmi geri adımlar attırıyor. Dünya genelinde petrol ticareti için en kritik rotalardan biri olan Hürmüz Boğazı’nda İran’ın hakimiyeti fiilen kabulleniliyor, İran’daki enerji tesislerini vurma tehditleri İran’ın İsrail ve Körfez’deki enerji tesislerine misilleme resti karşısında geri alınıyor. İran’ı zorbalıkla yalnızlaştırma denemeleri ise ters tepmiş durumda. Lübnan ve Irak’taki yurtsever güçlerin ardından Yemen’in de katılımıyla direniş cephesi genişlerken ABD NATO’daki ortaklarını saldırılara doğrudan dahil olmaya ikna edemiyor. Güvenlik bürokrasisinden gelen istifaların gölgesinde Trump kendi yakın ekibini dahi konsolide etmekte zorlanıyor ve kendi destekçileri dahil geniş bir topluluğun itirazlarıyla boğuşuyor. İsrail, kendi genelkurmay başkanının “Ordu kendi içinde çökecek” uyarıları altında krize gidiyor.
İran’a emperyalist saldırı karşısında bölgede yayılan direniş, öncelikle emperyalistlerin dünya halklarına dayattığı denklemlerin bozulabileceğini gösterdiği için değerli. ABD, “İran’ı etkisizleştirerek Ortadoğu’dan çekilme” niyetiyle başlattığı saldırı sonucunda Ortadoğu’ya saplanıp kaldı. Sıcak çatışma durumunun ne zaman ve hangi koşullar altında sona ereceği, devamında nasıl bir sürece evrileceğini bugünden kesin olarak bilmek mümkün değilse de direnişin bugünden kazandığı açık. Emperyalizm ve Siyonizm yenilebilir, emperyalistlere saldırganlığın bedeli ödetilebilir. Direnişin bilfiil gösterdiği bu gerçekten hareket edilmeli, ülkemizin emperyalist ittifaklardan çıkması için mücadele yükseltilmelidir.
NATO Değil, Bağımsızlık Korur
Milli Savunma Bakanlığı,NATO kapsamında Türkiye’de bir “Çok Uluslu Kolordu Karargâhı” kurulmasına yönelik çalışmaların sürdüğünü doğruladı. “MNC-TÜR” adıyla kurulan bu karargâhın Adana’daki 6. Kolordu Komutanlığı bünyesinde faaliyet göstermesi planlanıyor. Bunun yanı sıra İstanbul Boğazı’nın girişinde, Beykoz Anadolu Kavağı’nda bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı kurulması planı da gün yüzüne çıktı. Kamuoyunun gündemine düşen bu gelişmeler, Türkiye’nin emperyalist savaş makinesine entegrasyonunun derinleştirildiğinin en yeni kanıtlarıdır.
Resmi açıklamalar ve Amerikancı çevreler bu yapılanmaları bir “caydırıcılık” unsuru olarak sunuyor. Sürekli tekrarlanan bu kavram, tam da Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı sorgulanmasın diye bir kalkan gibi kullanılmaktadır. Oysa NATO’nun “caydırıcılık” söylemi tarih boyunca tek bir anlama geldi: ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bölgenin askeri olarak kuşatılması ve hedef ülkelerin tehdit altında tutulması.
Türkiye topraklarında NATO kolordu karargâhları ve deniz komutanlıkları kurulması, Türkiye’yi koruma altına almaz. Tam tersine, Türkiye’yi emperyalist savaş planlarının doğrudan parçası haline getirir. Tıpkı Kürecik’teki radar üssünün İran’a yönelik istihbarat toplamak için kullanılması, İncirlik’in Ortadoğu’ya yönelik emperyalist operasyonların üssü olması gibi, bu yapılar da Türkiye’yi NATO’nun bir ileri karakolu konumuna itmektedir. Caydırıcılık değil, hedef haline gelmektir bu. ABD-İsrail saldırganlığının bölgeyi ateşe verdiği, İran’ın her gün bombalandığı, Ortadoğu’nun paramparça edildiği koşullarda Türkiye topraklarına NATO karargâhları ve deniz komutanlıkları yerleştirmek, ülkemizi bu savaşın tarafı yapmak demektir. Caydırıcılık masallarının arkasında yatan gerçek budur.
Emperyalist savaş planlarının bir parçası olmak, bize güvenlik değil yıkım getirir. Yabancı askerlerin sayısının artması, daha fazla emperyalist provokasyon ihtimali demektir. Halkımızın güvenliği, emperyalizme bağımlılıkla değil, bağımsız ve anti-emperyalist bir dış politikayla sağlanabilir. Bölge halklarıyla dayanışma, anti-emperyalizm ve bağımsızlık, Türkiye’nin gerçek güvenlik politikasının yegane yoludur.

