AKP’nin 25 yıllık sicili: Karşı-devrim ve halk düşmanlığı
Karşı-devrim projesi AKP, kuruluşunun 25. yılını geldiği noktayı apaçık ortaya koyan bir tarzla kutladı. Toplum desteğindeki erimenin düzen partilerinden yapılan belediye başkanı ve milletvekili transferlerinde somutlanan güç gösterisiyle gizlenmeye çalışıldığı bu uğrak, AKP’nin kirli sicilini bir kez daha masaya yatırmayı gerektiriyor.
Kuruluş dönemindeki ideologlarınca “iç ve dış dinamiklerin çakıştığı” bir dönemde kurulan ve iktidara getirilen AKP, belirtildiği gibi ABD emperyalizmi ile Türkiye’de karşı-devrimci yığınağın ihtiyaçlarının örtüştüğü bir uğrakta ve ülkemizin devrimci mirasını tamamen tasfiye etmeye programlanmış bir proje olarak ortaya çıktı. En başında Türkiye’yi Irak işgaline ortak etmeye yönelik canhıraş Amerikancılıkla perdeyi açan AKP iktidarı; Cumhuriyet’in laik, kamucu, halkçı ve bağımsızlıkçı birikiminden geriye kalan kazanımların tamamını yok etmeye dönük bir karşı-devrim süreci yürüttü. Bir dönem Fethullahçı çeteyle birlikte yürüttüğü kumpas davalarla kendisine yönelik muhalefeti sindirmeye çalışırken beş benzemezlerin aynı torbaya konulduğu bu davalarda ülkemizin ilerici aydın birikimini hırpalamaya hep özel önem verdi. Devlet kadrolarını çete ve tarikat unsurlarıyla doldururken toplumsal ve siyasal yaşantıyı dinselleştirmeye çalıştı. “Babalar gibi satarım” diyerek tüm halkın ortak varlığı olan devasa kamu işletmelerini ve doğal varlıklarımızı, ortak kamusal mekanlarımızı sermaye talanına açtı. Yeri geldi “BOP Eş Başkanı” iddiasıyla Amerikan uydusu olmakla övündü; yeri geldi “Yurtta barış dünyada barış” ilkesini ayaklar altına alarak emperyalistlerin tetikçisi, komşu halklara karşı işlenen suçların ortağı oldu.
Karşı-devrim projesi AKP’nin 25. yılında iki önemli gerçek önümüzde durmaktadır. Birincisi, AKP eskiyi yıkmada gösterdiği beceriyi yeniyi kurmada gösterememekte, bu nedenle de dikiş tutturamamaktadır. İkincisi, AKP kurumsal siyasette oldukça lehine bir denge kurabilse de toplum desteğini düzenli olarak yitirmekte, kurumsal siyasetteki hegemonyasını pekiştirirken toplumsal meşruiyetini yitirmektedir. Amerikan Barışı projesi ile arkası kesilmeyen milletvekili ve belediye başkanı transferleri, bu durumun son örnekleri olmuştur. Sömürge valisi Tom Barrack’ın açıkça söylediği gibi AKP, “meşruiyet”ini ABD’den almaktadır. Bağımsızlıkçı bir ufuktan yoksun olan düzen partilerini bu bağlamda arkasında hizalamakta ve yeri geldiğinde dağıtıp parçalamakta zorlanmamaktadır. Ancak ABD emperyalizminden aferin almak ve düzen siyasetini kendi tasarladığı düzleme mecbur etmek toplumsal meşruiyet getirmemekte, kurumsal siyaset ile toplumdaki dengeler arasındaki açı büyümektedir.
Devrimcilere tam da bu noktada ihtiyaç var. AKP’den kurtuluş, AKP’yi yaratan düzeni karşıya almakla mümkün. AKP’ye ve geleceğin olası yeni sürüm AKP’lerine mahkum olmak istemiyorsak AKP’nin dayandığı emperyalizmi, sermaye sınıfını ve gerici öbekleri yenmek zorundayız. AKP’nin 25. yılında AKP’ye teslim olmayan halka düşen görev bellidir: AKP’yle, AKP’nin karşı-devrim projesiyle ve AKP’yi var eden tüm güç odaklarıyla mücadeleye devam.
677 uygulansın, tüm tarikatlar kapatılsın
AKP iktidarı, “25. yıl” kutlamalarına denk getirdiği bir operasyonla uzun zamandır arasının açık olduğu Süleymancılar cemaatini hedef aldı. İktidar sözcüleri ve yandaş medyada Süleymancılar yerine “Alihan Kuriş suç örgütü” tabirinin öne çıkarılması ve operasyonun bir dini cemaate değil, bu cemaati perde olarak kullandığı söylenilen bir çıkar amaçlı suç yapılanmasına yönelik olduğu iddiası ise gerçeği gizlemeye yetmiyor. İktidarın laikliğe ve Cumhuriyet’e karşı düşmanlıkta birleştiği tarikat ve cemaatler birer suç örgütüdür ve varlık nedenleri din istismarıyla vurgunculuk yapmaktır.
Süleymancıların 100 yılı geçkin tarihi ve operasyon vesilesiyle yeniden gündeme gelen bağlantıları, Türkiye’nin gerici öbeklerce nasıl kuşatıldığını bir kez daha göstermektedir. 3 Mart 1924’te Hilafet’in kaldırılması ve medreseler kapatılarak dini eğitimin tamamen devlet kontrolüne verilmesine yönelik Devrim Kanunları yürürlüğe girince Nakşi şeyhi Süleyman Hilmi (Tunahan), kaçak Kuran kursları açarak kendi cemaatini kurmuştur. Kuruluşundan itibaren Cumhuriyet düşmanlarından destek gören ve Cumhuriyet’in devrimci dinamizmi sönümlendikten sonra tüm diğer tarikat ve cemaatler gibi sermaye iktidarlarından destek gören Süleymancılar, Soğuk Savaş yıllarında Türki cumhuriyetlerden firar eden Nazi işbirlikçisi din tacirlerinin de katılımıyla faaliyetlerine hız vermiş ve uluslararası bağlarını güçlendirmiştir.
AKP medyasının özellikle öne çıkardığı Köln’de kuracakları dev kompleks, Süleymancıların Alman emperyalizmiyle bağlarını görünür kılan bir örnektir. Ülkemizden Avrupa’ya göçmen işçiler gitmeye başlar başlamaz Almanya başta olmak üzere Avrupa’da örgütlenmeye başlayan Süleymancılar bu ülkede Diyanet’ten bile önce cami kurmaya başlamış, Türkiye kökenli işçilere yönelik dini faaliyetlerinde Batı Alman hükümetlerinden destek görmüştür. Almanya’da “İslam Kültür Merkezleri” adı altında örgütlenen Süleymancılar, Alman istihbaratının aparatı durumundadır. Cemaatin merkezini Almanya’ya taşıma planı da Alman emperyalizminin tam himayesi altına girme hamlesi olarak anlam kazanmaktadır.
Hukuksuz ve gayrimeşru bir operasyonla tutuklanan İmamoğlu başta olmak üzere kimi muhalefet odaklarının Süleymancılarla bağlantısı olduğu bilinmektedir. Tarikat ve cemaatler, AKP iktidarıyla ya da muhalefet partileriyle ilişkilerinin niteliğinden bağımsız olarak karşı-devrimci suç örgütleridir ve 677 sayılı Kanun kapsamında yasaklı durumdadır. Medyadaki kimi iktidar sözcülerinin Süleymancılara yönelik operasyonla bir anda “keşfettikleri” mali suçlar ve yoğun kara para trafiği yeni bir durum olmadığı gibi Süleymancılarla sınırlı da değildir. Karşı-devrimci öbekler olarak tüm tarikat ve cemaatler, varlık nedenleri itibariyle Cumhuriyet düşmanı ve vurguncudur. Operasyonun “Alihan Kuriş suç örgütü” olarak çerçevelendirilmesi, AKP iktidarının bu büyük cemaati “kayyum” yoluyla kendi safına geçirme hedefinin ürünü olmanın yanı sıra bu yapıların doğaları gereği suç örgütü oldukları gerçeğini gizlemeye yönelik bir manipülasyondur. Tıpkı Fethullahçı çete örneğinde olduğu gibi Süleymancılar operasyonu da karşı-devrim iktidarının laiklik ve Cumhuriyet düşmanlığının ülkemiz için oluşturduğu tehlikeyi açık eden bir gelişmedir. 677 sayılı Kanun uygulanarak tarikatların tamamı kapatılmalı, tüm gerici öbekler dağıtılmalıdır.
Çerçeve yasa tasdik edildi, savunusu muhaliflere kaldı
Amerikan Barışı’nın yasal altyapısını oluşturması beklenen çerçeve yasa, söz konusu sürecin ruhuna da uygun olarak sadece halktan değil, bizzat yasa teklifinin altına imza atan milletvekillerinden de saklanarak meclise getirilmiş ve çok yüksek çoğunlukla kabul edilmiştir. Çerçeve yasa oylaması ve meclis prosedürü; sürecin fiili yürütücüsü konumundaki AKP, MHP ve DEM Parti’nin ötesinde meclisteki muhalefet partilerinin de iktidarın dayattığı düzlemi kabullendiğini ortaya koymuştur.
Çerçeve yasa ve genel olarak Amerikan Barışı süreci, bölgede oluşturulmaya çalışılan emperyalizm güdümlü denklemde nereye oturduğuna göre değerlendirilmelidir. 2015 yılında emperyalizmin saldırısı altındaki Suriye’nin ayakta kalacağının anlaşılması üzerine akamete uğrayan süreç, 2024’te bu kez Suriye’nin düşeceğinin netleşmesi üzerine raftan indirilmiştir. Suriye’nin düştüğü, Filistin direnişinin ağır darbe aldığı ve İran’ın kuşatıldığı koşullarda ABD bölgedeki işbirlikçilerini masaya oturtmuştur. Dolayısıyla burada önemli olan yasadaki şu ya da bu düzenlemenin ayrıntıları değil, sürecin bütünüdür. ABD ile farklı düzeylerde işbirliği yapmış ve halen yapmakta olan unsurların ABD himayesinde kendi aralarındaki pürüzleri en azından erteleyerek ittifaka girmeleri, silahların susmasına değil doğrultusunun değişmesine işaret etmektedir.
AKP yargısının muhalif siyasetçileri hukuksuz yere içeride tutma durumunun son bulacağı beklentisi ise aldatmacadır. Aralarında Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın yer aldığı bu kişiler zaten AKP’ye siyasi olarak zorluk çıkardıkları için tutsak edilmiştir. Bu zorluk ortadan kalktığında serbest bırakılmaları kadar doğal birşey yoktur. Bunun kazanım olarak görülmesi saflık, gösterilmesi ise aldatmacaya ortak olmaktır. Anayasa çiğnenerek dokunulmazlıkları kaldırılan ve devamında birden fazla bağlayıcı yargı kararına rağmen bırakılmayan pek çok siyasi tutuklunun bırakılması için yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olmadığı gibi anayasa ihlaline son verilmesi yeterlidir. Ülke içindeki siyasi mücadelede silahın devreden çıkma ihtimali ise ABD’nin bölge tasarımı ve AKP’nin Yeni Osmanlıcı stratejisi kapsamında uzatılan bir havuçtan ibarettir.
Muhalefet partisi olma iddiasından vazgeçmediğini beyan eden DEM Parti, kimi gündemlerde iktidarla mesafelenmeyi sürdürse de Kürt ulusal hareketi içindeki konumu itibariyle inisiyatifin açıkça iktidarda olduğu Amerikan Barışı sürecinin ortaklarından biri konumundadır. Açıkça Amerikancı ve gayrimeşru bir düzlemde gündeme getirilen ve barıştan başka her şeye benzeyen “barış” vaadiyle sürecin savunuculuğunu yapan diğer muhalefet partileri ise bundan farklı olarak özne olma ve halka kendi siyasi perspektifinden seslenme iddiasından feragat etmektedir.
Süreç, karşı-devrim iktidarının “ABD’yle tam uyum” parolasıyla hareket ettiği ve iktidar ile Kürt ulusal hareketinin ABD ekseninde masaya oturmalarını ifade etmektedir. Bu niteliğiyle Amerikancı ve gerici bir nitelik taşıyan süreç, bütünüyle reddedilmelidir.

