Amerikan Barışı’nda hedef İran
Meclisteki noter tasdikinin ardından pratik adımları hızlanan Amerikan Barışı’nın halktan gizlenen siyasi içeriği, geçtiğimiz hafta basına yansıyan kimi beyanlarla netleşmeye başlamıştır. Bölgesel gelişmelerin sonucunda gündeme geldiği bir kez daha doğrulanan sürecin emekçi halk yararına herhangi bir yanı bulunmamaktadır.
Çerçeve yasada tanımlanan üst kurula bağlı çalışacak Silahsızlanma ve Siyasallaşma Alt Kurulu’nda görev alacağı belirtilen Abdullah Öcalan’ın geçtiğimiz hafta basına sızdırılan ve DEM Parti tarafından “ekleme, çıkarmalar” yapıldığı belirtilse de ana hatlarıyla henüz yalanlanmamış görüşme notlarında kullandığı ifadeler; sürecin silahların susmasına değil, doğrultusunun değişmesine yönelik olduğunu bir kez daha teyit etmiştir. “Yerleşirse önce Irak’ı, sonra Suriye’yi alır” diyerek İran’ın kuşatılması gerektiğini ifade eden ve İran’ın kuşatılmasında PJAK’ın görev üstlenebileceğini belirten Öcalan, sürecin Amerikan çıkarları temelinde örgütlendiğini açık etmektedir. “Türk-Kürt barışı” ve “demokratik cumhuriyet” vaatleriyle parlatılmak istenen ve sosyalist hareket için “şerefli bir ortaklık fırsatı” olarak sunulan sürecin bunlarla hiçbir ilgisi yoktur. İdlib’de Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yönelik İsrail saldırısıyla bir kez daha gündeme gelen AKP-İsrail rekabeti ise ABD’nin bölgedeki ana taşeronunun kim olacağına dair çekişmenin ürünüdür ve anti-emperyalist bir nitelik taşımamaktadır. AKP’nin hedefi, ABD’den ana taşeronluk mevkiini koparmak ve buradan devşireceği güçle ülke içinde karşı-devrim iktidarını kalıcılaştırmaktır. Kürt ulusal hareketi de bu projenin aparatı haline gelerek denklemde kalmaya çalışmaktadır.
Kürt ulusal hareketinin Amerikan Barışı ile bölgede hareket alanı kazanmayı ve “en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı” haline gelmeyi fırsat olarak görmesi olağandır. Aynı projede solun herhangi bir imkan görmesi ise olağan ya da anlaşılır değildir. Yeni Osmanlıcılığa ve karşı-devrime eklemlenenler ile bağımsızlık ve sosyalizm için mücadele edenlerin birlikte yürüyeceği bir yol yoktur. Amerikancılığın ve yayılmacılığın normalleştirilmesine, ülkemiz gençliğinin Amerikan çıkarları için savaştırılmasına geçit vermeyeceğiz.
Taklacı bakan Süleymancıları kaçırmış
Süleymancılar operasyonu, kuruluşundan bu yana AKP’nin cemaatlerle suç ortaklığının sınırı olmadığını gösteren gelişmelerle sürüyor. Marmaris’te muhtemelen yurt dışına kaçmaya hazırlanırken yakalanan iki firari Süleymancının AKP’nin eski İçişleri Bakanlarından İdris Naim Şahin’e kayıtlı koruma aracıyla İstanbul’dan Marmaris’e gittiği ortaya çıktı. AKP trolleri Şahin’in Fethullahçı çeteyle bağlantılarını ve 2019 yerel seçimlerinde İYİP’ten belediye başkan adayı olma girişimini öne çıkarsalar da kendisi AKP iktidarının karakterini en net şekilde simgeleyen bakanlardan biriydi.
İş istemek için yanına gelen yoksul bir yurttaşı “Takla at da göreyim” diyerek aşağılayacak kadar halk düşmanı olan ve bu çirkin hareketi nedeniyle “taklacı bakan” olarak da hatırlanan Şahin, 2011-13 arasında bir buçuk yıl İçişleri Bakanlığı yaptı. AKP-Cemaat geriliminin görünür hale gelmeye başladığı Ocak 2013’te bakanlıktan alınarak kızağa çekilen Şahin, taraflar arasında açık savaşın başladığı 17-25 Aralık operasyonlarının ardından partisinden ayrıldı. AKP’nin ne Fethullahçı çeteyle ittifakı ne de İçişleri gibi kritik bir bakanlığı bir buçuk yıl boyunca Şahin’e emanet etmesi “hata” ya da “tesadüf” olarak görülebilir. AKP, karşı-devrimcilikte ortaklaştığı için tüm cemaatler gibi Fethullahçı çeteyle de ittifak yapmış, bu çeteyle bağlantılı pek çok isme milletvekili listelerinde ve kabinede yer vermiştir. Şahin de Fethullahçılarla içli dışlı bir gerici olduğu için bakan yapılmış, işsiz bir yurttaşa ulu orta hakaret edecek kadar halk düşmanı olduğu için Fethullahçılarla ipler kopana kadar uyum sorunu yaşamamıştır.
Yıllardır sesi soluğu çıkmayan İdris Naim Şahin’in eski bakan olmaktan gelen olanaklarla Süleymancılara yardım yataklık yaparak gündeme gelmesi, AKP’li yılların ülkemize verdiği hasarın sayısız örneğinden biri. AKP iktidara geldiğinden beri katıksız gerici ve halk düşmanı kadrolarla iş tutarak ülkemizi tarikat, cemaat ve çetelerin oyun sahası haline getirmiştir. AKP medyasının “Alihan Kuriş suç örgütü” adlandırmasıyla cemaat olduğunu gözlerden kaçırmaya çalıştığı suç şebekesi, adlı adınca Süleymancılar cemaatidir ve tıpkı Fethullahçı çete gibi 677 sayılı Kanun’un hilafına faaliyet göstermektedir. Gericilikle mücadeleden taviz, AKP’yle mücadeleden de taviz anlamına gelmektedir. Süleymancılar ve Furkancılar gibi “uyumsuz” olanlar da dahil tüm gerici öbeklerin dağıtılmasını da içermek zorunda olan laiklik mücadelesi devrimci siyasetin merkezindeki yerini koruyacaktır.
AKP’nin işçilere vaadi: Sefalet, güvencesizlik, polis copu
Bölgede taşeronluğunu yaptığı ABD’den aldığı “meşruiyet”le iktidarda kalmaya çalışan AKP, ülkemizi ucuz ve güvencesiz emek cehennemine çevirmeye devam ediyor. Halkı Mehmet Şimşek programıyla yoksulluğa mahkum eden iktidar, patronların yüzünü daha çok güldürmek için ücretleri daha da düşürmeye, işçileri güvencesizleştirmeye yönelik saldırılarına ara vermiyor.
Geçtiğimiz haftalarda AKP’li yılların ürünü olan “özel istihdam büroları” eliyle ülkemize Nepal başta olmak üzere Asya ülkelerinden binlerce metal işçisi getirildiği kamuoyuna yansıdı. Fabrikalarda barındırılan ve 12 saati bulan mesaiyle çalıştırılan Asyalı işçilerin ücretlerinin de Türkiyeli işçilerinkinden düşük olduğu belirtiyor. Tekstil ve inşaatta daha yaygın görülen bu uygulamanın gerek işçi ücretlerinin gerekse sendikalaşma oranının ülke ortalamasının üzerinde olduğu metal sektöründe de yaygınlaşmaya başlaması dikkate değer bir durumdur. Binlerce kilometre öteden getirilen işçilere dayatılan insanlık dışı çalışma koşulları, buna muhatap olan göçmen işçilere yönelik bir hak gaspı olmanın yanı sıra sektörün ortalamasını patronlar lehine düşürmekte, hem ücret hem de çalışma koşullarında işçilerin pazarlık gücünü düşürmektedir.
Güvencesizlik ve düşük ücret baskısının ağırlaştığı bir diğer alan ise eğitim. Yakın dönemde Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın eylemleriyle sorunların görünür hale geldiği eğitim sektöründe saldırının en büyüğü, ücretli öğretmenlik uygulaması üzerinden ironik şekilde kamuda gerçekleşiyor. Emek Araştırmaları Derneği’nin (EMEK-AR) raporuna göre 2023-24 eğitim öğretim yılında 79 ilde 72 bin 723 ücretli öğretmen görev yaparken sonraki yıl bu sayı 86 bin 136’ya yükselmiştir. 75 ildeki norm kadro ihtiyacı ise 100 bin 541 olarak belirlenmiştir. AKP öncesinde bilgisayar eğitmenliği gibi kamuda kadrolu eğitici sayısının yetersiz olduğu belirli branşlarda olağanüstü durumlara yönelik geçici görevlendirme amaçlı başlatılan ücretli öğretmenlik uygulaması AKP iktidarınca tüm branşlara yayılmış, kamudaki öğretmen açığını güvencesiz işçilikle kapatmanın aracı haline getirilmiştir.
Sigortaları yarım gün üzerinden yatırılan ücretli öğretmenlere ders saati başına yalnızca 167 TL ödenmektedir. Her iki saat için ekstra bir saatlik ek ders ücreti de verilen ücretli öğretmenler; bu hesaba göre örneğin haftada 15 saat derse girince ayda yaklaşık 15 bin TL, haftada 30 saat derse girince ise ancak 30 bin TL kazanabilmektedir. Resmi tatiller ve yaz dönemleri hesaba katıldığında bir ücretli öğretmenin ortalama asgari ücret kazanması dahi mümkün olmamaktadır. Ücretli öğretmenliğin yaygın bir istihdam biçimine dönüştürülmüş olması, eğitim emekçilerini hedef alan büyük bir hak gaspı olmanın yanı sıra çocuklarımızı yetiştiren öğretmenlerden pek çoğunun işlerini gereğince yapma olanağından mahrum olarak çalıştırılması sonucunu doğurmaktadır. Bunun tüm halkımızı ilgilendirmesi gerektiği ortadadır.
AKP patronların iktidarıdır ve emekçileri sefalete mahkum etmektedir. Sefaletin dayatıldığı işçilerin yetersiz maaşlarını alabilmek için de meydanlara çıkıp mücadele etmeleri gerekmekte, tıpkı Ankara’da Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Elazığ Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçilerine olduğu gibi haklı eylemleri polis şiddetiyle sindirilmeye çalışılmaktadır. Bu sömürü çarkı mutlaka kırılacaktır.

