İçeriğe geç

Devlet Küçüldükçe Soygun Büyüyor

Hayırseverlik değil kamuculuk

Geçtiğimiz hafta Ahbap Derneği’ne yönelik başlatılan soruşturma kapsamında, aralarında Haluk Levent’in de bulunduğu 14 kişi tutuklandı. Soruşturma dosyasında deprem bağışlarının şahsi hesaplarda toplandığına, dernek çevresindeki isimler aracılığıyla yüz milyonlarca liranın bahis ve kumar oyunlarına aktarıldığına, belediye organizasyonları üzerinden sahte faturalarla kamu kaynaklarının eritildiğine dair iddialar yer alıyor. Elbette iddiaların hukuki akıbetini AKP yargısının siyasi hesapları belirleyecektir, ancak ortaya çıkan tablo tek başına bir “yozlaşmış hayırseverlik” hikayesi olarak okunamaz. Haluk Levent vakası, aynı zamanda küçültme adı altında çözülen devletin ve çökertilen kamusallığın bir resmidir.

Ahbap gibi yapıları büyüten şey halkın saflığı değil, aslında devletin yokluğudur. Karşı-devrimci AKP iktidarıyla tepe noktasına ulaşan neoliberal dönüşüm süreci, eğitimden sağlığa, afet yönetiminden sosyal güvenliğe kamusal hizmetleri adım adım tasfiye ettikçe, insanlar dayanışmayı ve güveni başka adreslerde aramaya başladı. Devletin bu çözülüşünden doğan boşluklara ise mafya-çeteler, tarikatlar, sermaye ve siyasi patronaj ilişkileri yerleşti. Bu tablo, yaratılmak istenen neoliberal toplum modeliyle de tam bir uyum içindeydi. O nedenle bugün, devasa para trafiğinin ve bağışların en büyük adresi olan tarikat ve cemaatlerin kılına dahi dokunulmuyor.

Meselenin bir diğer boyutu ise neoliberal dönüşümün yurttaşlık kavramını tasfiye etmiş olmasıdır. Kamusal alanın eşit yurttaşının yerini, tebaalaştırılmak istenen ve “hayırseverlerin” merhametine muhtaç bırakılan bireyler aldı. Toplumsal bağları çözülen, yalnızlaştırılan insanların topluluk olma özlemi ise bir sömürü alanına dönüştürüldü. Kimileri tarikatlarda, kimileri ise “iyilik hareketi” ambalajlı derneklerde bu özlemin karşılığını aradı. Halkın duygularının, dayanışma iradesinin ve deprem gecesi cebindeki son parayı gönderen umudunun şaibeli para trafiklerine konu edilmesi, bu çürümüş düzenin halkı nasıl bir bataklığa sürüklediğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir.

Her ne kadar bu yönü unutturulmak istense de 10 yıl önce gerçekleşen 15 Temmuz Darbe Girişimi de karşı-devrimci dönüşümün ortağı olan ve bu süreçte açılan alanlarla kuvvet bulan Amerikancı bir tarikatın hamlesiydi. Bugün de kamuya ait birçok görev, cemaat ve tarikatlara ihale edilerek yurttaşlarımız istismar ediliyor. Bu yapılara akıtılan kamu kaynakları ise tartışma konusu bile edilmiyor.

Karşı-devrim iktidarının Haluk Levent soruşturmasını kendi kirli hesapları için kullanmaya çalışacağı, meseleyi birkaç ünlü ismin şahsi günahına indirgeyerek asıl sorumluluğu gizleyeceği açıktır. Oysa hesap sorulması gereken, kamuyu çökerten, Kızılay’ı ticarethaneye çeviren, afet yönetimini yandaş kayırmacılığına teslim eden düzenin ta kendisidir. Halkın dayanışma iradesi ne şahıslara ne derneklere ne de tarikatlara emanet edilebilir. Gerçek ve eşitlikçi tek güvence kamuculuktur; Eğitimi, sağlığı, afet yönetimini ve sosyal güvenliği yurttaşlık hakkı olarak örgütleyen bir kamusal düzendir. Bu düzeni kuracak olan da kerameti kendinden menkul kurtarıcılar değil, örgütlü halkın kendisidir.

Amerikan Barışı’na yasal çerçeve

Amerikan Barışı’nda ay sonuna kadar meclis gündemine gelecek çerçeve yasa ile yeni bir aşamaya geçilmesi bekleniyor. Sürecin başından bu yana olduğu gibi halk dışlandığı ve farklı aktörlerle yürütülen pazarlıkların içeriği açıklanmadığı için yasanın kapsamının ne olacağı da bilinmiyor.Gelişmeler ancak ilgili partilerin meclis grupları arasındaki ve devletin konuyla ilgili birimlerinin bölge ülkelerindeki temasları üzerinden takip edilmeye çalışılıyor. Kandil’deki PKK kadrolarının silah bırakması sonrası sürecin nasıl düzenleneceği de standart bir meclis çalışmasıyla değil yine aynı kapalı mekanizmalarda tartışılıyor ve AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın danışmanlarınca gündeme getiriliyor. Kamuoyuna yansıyan sınırlı mesajlar ise sürecin ABD merkezli bir yeniden paylaşım pazarlığına dönük olan siyasi doğrultusunun değişmediğini ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz hafta yapılan ve “süreci toplumsallaştırma” hedefi doğrultusunda yapıldığı, yola çıkılırken Kandil kadrosundan askeri değil sivil kıyafetle görüntü alınmasının umulduğu ilgili medya kuruluşunca açıkça beyan edilen bir röportajda verilen mesajlar, bölgenin emperyalistler tarafından yağmalanmasının fırsat olarak görüldüğünü bir kez daha teyit ediyor. “Türkiye-İran merkezli kurulan ulus-devlet statükosu yıkılıyor” denilerek Lozan hedef alınıyor ve ABD’nin sömürge valisi Tom Barrack’ın sözcülüğünü yaptığı emperyalist plan onaylanıyor. İşbirlikçi bölge hükümetlerinin Filistin’in yok edilmesine suç ortağı haline gelmesini ifade eden İbrahim Anlaşmaları “geçmişte ikinci sınıf olan Arapların güçlenmesi” denilerek olumlanıyor. Bu siyasi çerçeveye yerleştirilen “demokratik entegrasyon” talebi, bölgenin emperyalistlerce talanında Yeni Osmanlıcı projeye eklemlenerek kendi payını alma hedefinin ifadesinden başka bir şey değil. Sürecin tamamı halktan gizli yürütülüyor olsa da bu siyasi denklemin AKP iktidarıyla uyum içinde kurulduğu açıkça görülüyor. Erdoğan’ın NATO zirvesinde yaptığı konuşmada “terörsüz Türkiye” diye adlandırmayı tercih ettiği süreci Türkiye’nin NATO’ya ve ittifakın bölgedeki etkisine katkıları bağlamında anmasını bu bağlamda anlamak mümkün.

Sürecin başından bu yana ifade ettiğimiz yaklaşımımız bugün de geçerli. Bu süreç adlı adınca Amerikan Barışı’dır ve ABD damgası taşıyan bir “barış” özünde barış değil, daha büyük ve kanlı savaşlar demektir. Pazarlığı edilen konu silahların susması değil, bundan sonra kime doğrultulacağıdır. Sosyalist hareket, kendisine dayatılan koşulsuz destekçilik rolünü kabul edemez. Bizim yerimiz emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin tam karşısı, İran’dan Gazze’ye emperyalizme direnen halkların yanıdır.