- Emperyalist-kapitalist sistemin krizi giderek derinleşmekte, toparlayıcı bir siyasal-ideolojik çerçevenin yokluğu belirginleşirken sistem de daha kaotik bir görünüm vermektedir. Sistemin başat gücü olarak hegemonyası sarsılan ABD yönetimi Amerika kıtasında hakimiyetini perçinlemeyi hedeflerken dünyanın geri kalanında kontrollü çekilme stratejisi izlemekte, çekilme sürecinde sistemdeki lider rolünü kaybetmemek adına yaptığı saldırgan hamlelerle emperyalistler arası dengeleri de bozmaktadır.
- Rusya’ya karşı savaşın aktif cephesi olan Ukrayna’da, Gazze’ye yönelik manda planının parçası olarak gündeme geldikten sonra BM’yi baypas edecek paralel bir düzlem haline getirilen sözde “Barış Kurulu” sürecinde ve Trump’ın Grönland ısrarında ortaya çıkan tablo farklı hükümetler arası alelade görüş farklılıklarına değil emperyalistler arası çelişkilerin şiddetlenmesine işaret etmektedir. Bu durum, Soğuk Savaş koşullarında ABD’nin tartışmasız hegemonyasına dayalı olarak şekillenen “emperyalistler arası uyum” denkleminden emperyalistler arası rekabet ve farklılaşmanın öne çıktığı bir başka denkleme geçişi ifade etmektedir.
- ABD hegemonyasındaki gerileme ve buna bağlı olarak sistem içi rolündeki farklılaşma, ikinci Trump döneminin politikalarında net olarak gözlemlenmekle birlikte Trump’ın öznel tercihlerini aşan çok boyutlu bir nesnelliğin zorunlu sonucudur. Üretimi emek ücretlerinin düşük olduğu Asya’ya kaydırma politikası sonucunda ABD sanayisizleşmiş ve teknolojideki liderliği sarsılmaya başlamıştır. Doların rezerv para niteliğine dayalı mali egemenliği halen sürüyor olsa da 1999’da yüzde 70 olan dolar cinsinden uluslararası rezervler oranının 2025’te yüzde 57’yi görmesi ve dedolarizasyon seçeneğinin daha fazla tartışılır hale gelmesi, mali egemenliğin de riske girebileceğini göstermektedir. Bu tabloda ABD liderliğinin sarsılmadığı tek alan, asimetrik bir üstünlüğe sahip olduğu askeri güçtür. Egemenliğin başat unsurunun askeri güç olduğu tabloda tüm sorunlar tehditle çözülmeye çalışılmakta, bu durum ise emperyalist-kapitalist sistemde kendi başına bir kriz dinamiği haline gelmektedir.
- Tekelci sermayenin egemenliğini ifade eden emperyalizm, doğası gereği hem tekelci sermaye öbekleri hem de bunların temsilcileri konumundaki emperyalist hükümetler arasında rekabeti ve çatışmayı içermektedir. ABD hegemonyasının sorgulanmazlığı, bir karşıt kutup olarak sosyalist sistem ve onun başat gücü SSCB’ye karşı düşmanlığın birleştiriciliğinde mümkün olan geçici bir durum olmuştur. SSCB’nin karşı-devrimle tasfiye edilmesinin ardından yer yer Çin ve Rusya üzerinden denenen düşman tarifi ile ideolojik tahkimat girişimleri ise söz konusu ülkelerin sınıfsal dengeleri, ekonomik rolleri ve dünya siyasetindeki konumlarının SSCB ile belirgin farklılıkları nedeniyle uzun erimli olamamıştır. Emperyalist-kapitalist sistemin varlığını tehdit eden güçlü bir sosyalist kutbun yokluğunda bu tablo kaçınılmazdır.
- Avrupa’da 2020’li yıllarda ağırlık kazanan Rusya’ya karşı savaş konsepti, genel eğilimi değiştirmemekle birlikte düşman tarifi arayışı bakımından önemli bir uğrak olmuştur. 2014’te Amerikancı provokasyonların zirve noktası olarak faşist Maydan darbesi ile birlikte Ukrayna Rusya’ya karşı bir cephe olarak işlevlendirilmiş, emperyalistlerin Ukrayna’yı savaş ve provokasyon örgütü NATO’ya alma ısrarı 2022’de sıcak savaşı tetiklemiştir. Emperyalist blokun askeri, ekonomik ve ideolojik yığınağıyla yürütülen bu savaş özellikle Avrupa’ya getirdiği ekonomik ve sosyal yük nedeniyle sürdürülebilir olmaktan çıkmış, ikinci Trump döneminde ise kontrollü çekilme kapsamında ele alınarak ABD ile AB arasındaki açıyı büyüten bir faktöre dönüşmüştür.
- ABD hegemonyasının ekonomik boyutlarındaki tökezleme ve birleştirici bir karşıt kutbun yokluğunda ortaya çıkan emperyalistler arası uyumdaki aşınma, ABD’li finans tekellerinin çöküşünün tetiklediği 2008 krizi ile hızlanma eğilimine girmiştir. ABD’nin kendi müttefikleri dahil tüm dünyayı artan gümrük vergileri ve yaptırımlarla tehdit ettiği ikinci Trump döneminde ticari ve mali alternatif arayışları dünya genelinde canlanmakta, uluslararası ticarette yeni rotalar şekillenmektedir.
- İkinci Trump döneminde ABD diplomasi ve uluslararası hukukun tüm kural ve teamüllerini askıya alarak açıkça haydutluk yapmaktadır. ABD’ye direnen Bolivarcı Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılması da NATO üyesi iki uyumlu ortakları olan Kanada’nın ve Danimarka kontrolündeki Grönland’ın ilhakına yönelik agresif girişimler de bu tarzın örnekleridir. Monroe Doktrini’nin güncellenmiş versiyonunu uygulayan Trump yönetimi dünyanın geri kalanından kontrollü ve kısmi olarak çekilirken Amerika kıtasında ise hakimiyetini perçinlemek için saldırganlaşmaktadır.
- Trump yönetiminin kontrollü çekilme stratejisi, AB hükümetlerini stratejik boşluğa sürüklemiştir. Soğuk Savaş denkleminde Marshall Yardımları ve NATO çerçevesinde ABD’nin egemenliği altına giren Avrupa devletleri kıtada Amerikan Barışı’nın mutlak ve kalıcı olduğu yanılsamasına kapılmış; kıtada 100 bin civarı asker, hava kuvvetleri ve füzeleriyle varlık gösteren ABD’ye bağımlılığı kanıksamış, stratejik varlığında ABD’nin ekonomik ve askeri egemenliğini veri almıştır. AB hükümetlerinin militarizasyon eğilimi de Ukrayna’da sıcak savaşın başladığı 2022 itibarıyla başlamış, ikinci Trump döneminde panik halinde hızlandırılmıştır. Avrupa siyasetinde istikrarı kırılganlaştıran merkezkaç eğilimin parçası olarak süreklileşen aşırı sağ yükseliş, bir yandan ABD’nin kontrollü çekilişinden doğan stratejik boşluğa ABD’den görece bağımsız bir alternatif önererek yanıt vermekte diğer yandan da yükselen Amerikan sağının söylem ve politikalarını Avrupa’ya ithal etmektedir. Bu tablo emperyalistler arası rekabet ve farklılaşmanın doğurduğu kaosun görüngülerinden biridir ve emperyalizmin krizinin sistem içi çözümüne yönelik tüm reçeteler halk ve insanlık düşmanıdır.
- ABD’nin kontrollü çekilme stratejisi, çekilinen noktalarda ABD ile uyumu gözetecek taşeronlar ya da görece zayıf ortaklar bırakılarak ABD’nin beklentilerinin kendi özel ajandaları da olacak başka unsurlara havale edilmesini öngörmektedir. İkinci savaş sonrasında Amerikan himayesine teslim edilerek orduları küçültülen Almanya ve Japonya dahil muhtelif ABD müttefiklerinde yükselen militarizasyon eğilimi bu açıdan kontrollü çekilme stratejisiyle uyumludur ve bizzat ABD tarafından teşvik edilmektedir. İkinci savaş sonrası kurulan dengeyi aşındıran bu eğilim, ABD’nin güncel yönelimiyle uyumlu olmakla birlikte ilgili ülkelerin ABD karşısında pazarlık güçlerini, dolayısıyla emperyalistler arası çelişki ve rekabeti büyütme potansiyelini artıran yeni bir kriz dinamiğine işaret etmektedir.
- Ortadoğu’da artan saldırganlık, emperyalizmin yeni dönemi bağlamında değerlendirilmelidir. İsrail ablukasına karşı bir meşru müdafaa eylemi olan Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardından İsrail’in tüm emperyalist dünyanın da desteğiyle Gazze’de 2 yılı aşkın bir süre boyunca gerçekleştirdiği korkunç katliam ve yine bölgedeki direniş güçlerini tasfiye etmek için Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’da giriştiği bombalama, suikast ve işgaller de bu çerçevede anlam kazanmaktadır. Irkçı ve dinci bir sömürge projesi olarak İsrail, kendi yayılmacı hedeflerini takip ederken ABD emperyalizmi adına da tetikçilik yapmaktadır. Özellikle Filistin, Lübnan ve Yemen’de direniş güçleri emperyalizme ve Siyonizme karşı onurlu bir savaş vererek ağır bedeller ödemiştir.
- Ortadoğu’da devam eden kaos, ABD emperyalizminin ihtiyaçları doğrultusunda bir yeniden yapılandırma girişimiyle bağlantılıdır ve ABD’nin kontrollü çekilme stratejisiyle uyumludur. ABD bölgedeki doğrudan varlığını sınırlandırma hazırlığı kapsamında İran’dan Gazze’ye uzanan coğrafyada tüm direniş güçlerini devreden çıkarma, bölgede ABD-İsrail planlarına karşı direncin en güçlü noktası olarak İran’ı etkisizleştirme arayışındadır. Bölgede İran’ı doğrudan hedef alacak şekilde artan saldırganlık ve tekrarlanan küstah tehditler, ABD’nin bölgeden çekilme koşullarını yaratmak adına zemin düzleme girişimleridir.
- Tüm unsurlarıyla bölge gericiliği, ABD emperyalizmiyle işbirliği içindedir ve ABD’nin kontrollü çekilme sürecinde doğacak boşluklara yerleşmek adına ABD’den ihale kapmaya çalışmaktadır. Bu denklemin en önemli unsuru ve en avantajlı gücü, ABD ve tüm emperyalist blokla güçlü ve doğrudan bağlara sahip olan bir sömürge projesi olarak İsrail Siyonizmidir. Yine AKP’nin Yeni Osmanlıcılığı ve onun mezhepçi ajandası bağlamında işbirliği geliştirdiği cihatçı şebekeler ve petrol zengini gerici iktidarlar da aynı işbirliği ve rekabetin taraflarıdır.
- ABD işbirlikçiliğinde bölge gericiliğinin ideolojik tutkalı, Şii düşmanı mezhepçiliktir. Mezhepçi gericilik, ABD ve İsrail’in İran düşmanlığını merkeze alan çizgisi ile de uyumlu bir ideolojik çerçeve sunmaktadır. ABD emperyalizmi bu uğrakta mezhepçi cihatçı gericiliği taşeron olarak kullanmayı seçmiştir. 14 yıllık emperyalist çullanma sonucunda Suriye’nin düşürülmesi ve sonraki süreçlerde de Şam’a yerleştirilmiş HTŞ’nin önünün açılmaya devam edilmesi bununla ilgilidir.
- Suriye’de 14 yıllık emperyalist çullanma sonucunda Esad’ın iktidardan düşürülmesi salt bir hükümet ya da rejim değişikliği değil, açıkça Suriye’nin düşmesi anlamına gelen bir karşı-devrimdir. Suriye’nin düşmesiyle kazanan ABD ve İsrail Siyonizmi olmuştur. Suriye’ye karşı savaşan güçlerin yanı sıra Suriye’de genel olarak Baas karşıtı denklemde konumlanan ve Baas iktidarının düşürülmesine yatırım yapan tüm güçler bu operasyonun işbirlikçileridir. CENTCOM tarafından eğitilip donatılan ve Suriye’nin petrol, tahıl ve su kaynaklarına el koyarak Suriye’yi çöküşe sürükleyen PYD-YPG’nin ve parçası olduğu Kürt ulusal hareketinin pozisyonu da bu şekilde değerlendirilmelidir.
- Emperyalistlerin yerine göre imparatorluk referansları yerine göre de aşiretçilik, mezhepçilik ve kimlikçilik üzerinden ulusal sınırları ve egemenlik haklarını tartışmaya açmaları son derece tehlikeli bir manipülasyondur ve bağımlı ülkeleri batık devlete dönüştürme stratejisinin parçasıdır. Geçtiğimiz yüzyılda emperyalist manda yönetimlerinin dayatmalarıyla çizilen sınırların bir bölümünün bölgenin demografik yapısıyla örtüşmediği bilinse de günümüzde oturmuş olan sınırların tartışmaya açılması provokatiftir ve sınır tartışmanın muhatabı olan ülkelerin egemenlik haklarının ihlali anlamına gelmektedir. Bölgemizde dünden bugüne yaşanan tüm krizlerin sorumlusu emperyalistlerdir ve günümüzde de yapılması gereken emperyalist manipülasyonları reddetmek, oturmuş sınırları ve bu sınırlarda kurulu ülkelerin egemenlik haklarını savunmaktır.
- Dünyada artan eşitsizlik, adaletsizlik ve kriz döngüleri emekçi halk kitlelerinde memnuniyetsizliği büyütmekte ve kitlesel tepkileri tetikleyebilmektedir. Emekçi halkların gerçek sorunları ciddiye alınmalı, bağımlı ülkelerde bu sorunların kaynağında yer alan emperyalistlerin suçları tespit edilmeli, emperyalistlerin meşru halk tepkilerini manipüle etme kapasitelerine karşı tetikte olunmalıdır. Sosyalistlerin siyasal öncülüğü, meşru halk tepkilerinin doğru kanala yönelmesinin güvencesidir ve tersinden sosyalistlerin etkili olmadığı kitlesel kabarmalar, özellikle de emperyalistlerin hedef aldığı ülkelerde dış kaynaklı manipülasyonlara karşı savunmasız hale gelebilmektedir.
- Günümüz uluslararası denkleminde, dünya ölçeğinde bir sosyalist blokun var olmaması devrimci strateji açısından göz önünde bulundurulması gereken bir veridir. Bu denklemde ABD merkezli emperyalist blokun karşısına çıkan güç odaklarının yarattığı uluslararası ve yahut bölgesel dirençler sosyalist strateji açısından dikkatle ele alınmalıdır. Ülkemizin, bölgemizin ve insanlığın kurtuluşunun devrimciler dışındaki bir kuvvet tarafından sağlanamayacağı unutulmamalıdır. Devrimcilerin güçlenmesi ve içerisinde bulunduğumuz tablonun tek gerçek çözümü olan sosyalizmi bir seçenek haline getirmesi ana stratejik hedeftir. Emperyalist merkezlerin dünyayı yönetmekte zorlanmasından doğan boşluklar da emperyalistlerle farklı güç odakları arasındaki çatışmaların ortaya çıkardığı gerilimler de bu ana hedefi gerçek kılmayı sağlayacak müdahale kanalları olarak değerlendirilmelidir.
